ekin sanat 93

Ekin Sanat Düşün ve Edebiyat Dergisi Sayı :93 Kasım /2013

0 0

ekinsanat’tan Okura ve Dostlarına;

Tarihte öyle altlık üstlükler olur ki, dünyanın da, yazının da altı üstüne gelir, uyuyanlar yüz yıllık uykularından uyanırlar, dünyanın iklimi ta kökünden değişir. 7 Kasım 1917 tarihinde gerçekleşen Büyük Ekim Devrimi de böyle bir devrimdir. Yüzyıllardır uyuyan halklar derin uykularından uyanmışlar, sanatçılar başka bir yazın dünyasının içinde bulmuşlardır kendilerini. Deyim yerindeyse tam da bu altlık üstlüğe uygun olarak dünya yazınına can gelmiş, yepyeni bir sıçrama dönemi yaşanmıştır. O güne kadar yazını en güzel söz söyleme uğraşı sananlar ya da ne bileyim içerikten yoksun salt estetik kaygısı ile hareket edenlerin de dünyasını sarmıştır Büyük Ekim Devrimi.

 

İşte Ekim Devrimi’nin edebiyattaki yaratım sürecinde olan isimlerden bazıları:
Maksim Gorki 
Rus edebiyatının en önemli isimlerinden Maksim Gorki sosyalist gerçekçi yazımın öncüsü politik bir eylemciydi. 1 Mayıs marşının söz yazarı da olan Gorki, 1905′de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne resmi olarak üye oldu ve Bolşeviklerle beraber hareket etti

Gorki eylemleri ve makalelerinin yanında en önemli eserleriyle de Devrim’in yaratım ve etkileme sürecinde önemli bir rol üstlendi. Gorki, Ana, Ekmeğimi Kazanırken, Benim Üniversitelerim, Halk Düşmanı, Küçük Burjuvalar gibi eserleriyle bir ülkenin tarihinde yaşanan zorlukları ve acımasızlıkları ele aldı.

 

Fyodor Vasiliyeviç Gladkov 
Toplumsal gerçekçilik akımının önemli yazarlarından Gladkov, devrimin en etkili yazarları arasında sayıldı. Çimento adlı romanıyla sosyalist gerçekçiliğin ve proletarya romanının kurucusu sayılan Gladkov, EnerjiÇocukluk Hikâyesi gibi kitaplarıyla da sosyalizmde insan ilişkilerinin “yenilenmesi” ve işçi sınıfının yüceltilmesi konularıyla ilgilendi ve eleştirel gerçekçiliğini sürdürdü.

 

Vladimir Vladimirovic Mayakovski 
Büyük şair Mayakovski 1917 Ekim Devrimi’ni coşkuyla karşılayanlar arasındadır ve devrimin başlıca sözcülerindendir. Devrim sonrası çıkan iç savaşta Mayakovski sanatını propaganda afişlerinde göstermeye başlar. Duvarlarda, direklerde binalarda Mayakovski’nin hazırladığı propaganda afişleri yer alır. Ekim devrimi ile Rusya’da fütürizmin gelişmesinin aynı döneme denk gelmesi nedeniyle fütürizm bir tür komünist fütürizm olarak algılanır ve bir araya gelen fütürist sanatçılar halka seslenmeye başlar.

“Mayakovski’nin şiirlerinden pek bir şey anlamıyorum ancak onun meydanlarda savaşacak bir uzman olduğunu hissediyorum. Onun yazdıkları siyasi açıdan belki tartışılabilir. Şiirlerinde çok fazla politik bir şey yok, insanları bir şeye davet eder bir hava yok. Şiiri komünistleri birleştirmeye yetmez. Ama politik bakış açısının doğru olduğuna inancım sonsuz.” Lenin

Lenin her zaman Mayakovski’nin edebi gücünden ve güçlü konuşmasından yararlanmaya çalıştı. Mayakovski de Devrim süresince “gerçekçi” ve işlevsel eserler oraya koydu.

 

A. N. Tolstoy  Tolstoy’un yazarlık kariyeri 1907 yılında çıkardığı bir şiir derlemesiyle başladı. Devrimin ilk yıllarında göçmen olarak Paris’te yaşadı. Daha sonra ülkesine geri döndü. İki kez, edebiyata yaptığı katkılardan ötürü Stalin Ödülü’nü kazandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında enerjisini gazeteciliğe verdi ve cephe ile ilgili pek çok deneme kaleme aldı.

ekinsanat

 

SON SU BÜKÜCÜ

 

 

Beni dağ doğurdu

Başımı vurduğum taşlardan

Aka aka öğrendim

Kabullenmeyi,

Öptükçe kirlendim

Bulanık ruhunuzu,

Bir balık nasıl yutar ki

Okyanusu…

 

Seviştiğim yağmuru

Arayan toprağım

Yenimin içinde

Kanayan kollar

Gömer bağrıma,

Irmağını değiştiren

Sözcükler kırılır

Avuçlarımda…

 

İçinizde büyüttüğünüz

Sabilere obur çukurlara

Dolar gözlerim,

Aynaya tutulan

Yüzünüz Narkisos,

Sazlıklarımda

Sırlar naklen yayın

Midas’tan sonra…

 

Kanına ekmek batırdığınız

Cümle Deniz’ler bilir,

Zehir kusar nakışlı yoluma

Ağzınızdaki mağara

Yüzölçümüm yetmiyor

Lekenize…

 

Yangın merdivenine

Ateş büken sarmaşık,

Dünyaya gölge

Bir bulutun gözyaşı,

Soysuz gezegene batan

Şer ve şiire cahil dikenim,

Yol bulsam akmaz mıydım

Deniz’e…

 

Gülsüm Işıldar

 

KÜSMELERİN MÜZMİN TARİHİ/8

 

İdris Köylü

 

 

(BİRİNCİ BÖLÜM)

 

Kimselerin bilmediği bir sırrın ansızın açığa çıkacağı endişesi… Sürekli bir tedirginlik, sürekli bir acaba? Akbabanın avını sürmedeki sürekliliği ve kararlığı ile izleniyorsunuz… Artık dışarıdasın ama içerinin yolları pamuk ipliğine bağlı, kapıların her an açılması olasılığı kuvvetle muhtemel… Onursuzluk pazarından yedekler toplayıp suç üretiliyor… “Acaba hangi itirafçıyı pazarladılar da seni yeniden içeri tıkmanın sinsi sinsi planlarını yapıyorlardır.” Bunca yılın deneyim ve tecrübesini edindin, bu hödükler elbette senden daha zeki değil, daha akıllı değil. Sen aklın ve zekanın tek bedende tek başta billurlaştığı bir ütopyanın adamısın, sen bir komünistsin…  Tek silahın da bu zaten. Zekâ ve sezgi… Iskalamak yok… Hedefi şaşırma hakkını kimden aldın ki…. Onları atlatmanın sanatını senden daha iyi kim bilebilir… Yine de dikkat… Nerede, nasıl ve ne zaman seni ağına düşüreceklerini bilemezsin, gözünü dört açmalısın…  Nerede başınızı kaldırsanız malum amcalar(!)… içinizden bir şey kopup gider… Sen neysen ama ya Sinan… Sinanla uzun dönem ayrılığından sonra henüz barıştık ve bana ısınma turları atıyor… İlk tanışmamızda “yahu bu herif de nereden çıktı” inadını kırmayı başardım. Artık babası olduğumu biliyor. Ya da çocukların bir babalarının olduğunu fark etmeye başladı. Koşup geliyor, bacaklarıma dolanıyor, şımarıyor… (Laf aramızda, it oğlu it o günlerde beni yabancı görüp almadığı paraların acısını bugün benden çıkarıyor).   “Oğlum artık dışarıdasın ve içerde olmak gibi kolaya kaçan bir bahanen de yok artık”… O senin gözbebeğin ve geleceği bütünüyle senin yaşama tutunmana bağlı. Hem sadece bu değil, malum amcalara inat tutunacaksın yaşama… Sen ki, bir ülkenin kaderini değiştirmeye ant içtin… Bütün olanaksızlıklara ve bütün kuşatılmışlıklara rağmen, haince pusulara inat, iraden kendi yaşamını kurmanda zafiyet gösterecekse, önce sen kendinle hesaplaş ve de ki” kendi kişisel yaşamında zafiyet gösteren irade ateşler içinden nasıl geçip giderde bir ülkenin kaderini değiştirmeye ant içebilir ki… De ki bu irade yalandır, de ki bu irade içten ve katıksız değildir”… “Düşmanı güldürmeyeceksin, düşmana acz içinde görünmeyeceksin. İşte toprak, saldır ve tırnaklarını geçir…”  Gölge gibi peşinde olduklarını ve her hareketinin, her davranışının izlendiğinin farkındasın ve ayan beyan bunu biliyorsun.

O yılın kışında saatini şaşırmaksızın bulunduğun İstanbuldan Ankaraya dönecek ve kaçak göçek öğretmenlik yaptığın dershanede sabah derslere yetişeceksin. Bayazıttan apar topar Harem garına gelip, yer olup olmadığını bile sormadan hareket halindeki Ankara yönüne giden otobüse atlıyorsun. Muavin “tek kişilik yer var, geç otur” diyor. Otobüs Urfaya gidiyor, Ankara terminalinde inecek yolcuları indirip, bekleyenleri alıp yoluna devam edecek. Bunları otobüs hareket halindeyken muavinden öğreniyorsun. Yolcular genellikle Kürt ve Arapça konuşuyorlar birbirleriyle… Yaklaşık gecenin üçünde Ankarada olurmuşuz. Yanımda oturan esmer, kısa saçlı, çelimsiz biri İngilizce saati soruyor. Şaşırıyorum. Allah Allah bu Kürtçe midir, Arapça mıdır pek anlayamadığım dil ne kadar da İngilizceye benziyor. Yüzüne bakıyorum. İngilizce soruyu tekrarlıyor. Anlaşıldı. Saati söylüyorum. “Thank you!… Bir süre suskun kalıyor. Tam uykuya dalma deminde bu kez Birleşmiş Milletler binasının Ankara adresini soruyor. “Hayrola” der gibi başımı sallıyorum. Birleşmiş Milletler binasında kalması gerektiğini söylüyor. Bu saatte binanın açık olmayacağını söylememle otelin gecelik fiyatını soruyor ve cebinden bir on liralık çıkarıyor. Gülüyorum. “Bu paraya bizim buralarda bir çay-simit sile vermeyeceklerini” söylüyorum. Tedirginleşiyor. Yarım yamalak İngilizcemle sohbet başlıyor. “ What is your name?”…

“Anis, I am four Etiopya”

Lan diyorum içimden “ oğlum Etiyopya nere, Türkiye nere, ne işin var lan elin memleketinde”.

Etiyopya’da üniversite öğrencisiymiş. Zooloji okuyormuş. Türkiye’ye araştırma yapmaya gelmiş. Ankara’da bir gece Birleşmiş Milletler binasında kalıp ertesi gün gidecekmiş. Bu saatte binanın açık olmayacağını tekrarlıyorum. Tedirginliği gittikçe artıyor.

“Hadi lan bize gidelim, bu gece kal, sabah da işin her neyse halledersin. Paran yok, pulun yok. Ankaranın bu soğuğunda donup ölürsün yoksa”… Yardım etmek istiyorum, ne olacak kalsın bu gece bizim evde sabah işine baksın… Beynime endişeler üşüşüyor. “Lan oğlum adam ya polis ise, ya peşine takmışlarsa”… “Tamam, bir bu eksikti”. “Sana ne lan, yok kalkıp Etiyopya’dan Türkiye’ye gel sen, cebinde on lira… Gecenin köründe Birleşmiş Milletlermiş…”. Ne lan bu, sen beni ciddi ciddi salak yerine koyuyorsun ama yemezler oğlum. Bunu yutmamı bekleyecek kadar aptal olamazsın… “Lan diyorum bu hödükler mi yendi bizi, bunlara mı yenildik, bu aptal sürülerine… “Hadi yaylan, başka kapıya”… Yüz vermiyorum. Kafamı cama yaslayıp uykuya dalmaya çalışıyorum. Uyuyamıyorum. Otobüste boş yer arıyorum, kalkıp başka koltuğa oturacağım.. Yer yok, her yer tıklım tıklım dolu. Benden yüz bulamıyor. Uyuyor gibi yapsam da kulağım onda. Bu kez önündekilere, yanındakilere İngilizce yine Birleşmiş Milletler binasını, otel fiyatlarını soruyor. “Ha gardaş anlamadım” diyen başını çeviriyor, şaşkın şaşkın birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. Bizimki iyice şaşkınlaşıyor, etrafında benim dışımda konuşacağı kimse yok… Beynimde ikilemlerin biri diğerine karşı savaşıyor.

-Bu adam şayet benim peşimdeyse…

-Senin Haremden apar topar otobüse bineceğini nereden biliyor ki, üstelik sen otobüse hareket halindeyken bindin ve o otobüsteydi, senden önce binmişti.

-Olabilir, acelen olduğunu bilebilir, senin sabah derse yetişeceğini bilir, seni takip etmiştir, hemen hareket eden otobüse bineceğini tahmin edebilir.

- ama zaten açık alandasın. Dershaneye giriş çıkış saatin belli, otobüse dolmuşa bindiğin durak belli. Kaldığın evi zaten avuçlarının içi gibi biliyorlardır.

-Ihhh… ikilemler çarpışıyor beynimde. Ya gerçekten ihtiyacı varsa, ya doğru söylüyorsa…

Otobüs Polatlıyı geçerken yem atıyorum, tavrına göre davranacağım. Teklifime sazan gibi atlarsa bir “hastirlik” hakkı var.

-Bu gece benim misafirim ol” diyorum, sabah kalkar işine gidersin… Başıyla “olmaz” işareti yapıyor. “Numara yapıyor pezevenk” diyorum, “tecrübeli, toy biri değil”… Aldırmaz görünüyor.

 

 

 

DÜŞENLERE

 

isim şehir hayvan fark etmez
şımartılacak bir şey aradım yine
insan olmaz
sonsuz bir akış içimde
ayaklarımdan daha akışkan kafamdakiler
insanoğlunun dörtte üçü suymuş
benimkisi ritim noksanlığı
uygun adım yürüdüğüm bu yolların
hangisi benim
yolları da bağışlayacaktım
şımartılacak bir şey bulsaydım eğer
dört yüz yıllık tarihin yolunda
kırk yıllık bir klişenin lafı mı olur
seyredenler seyir terasında ve
bir iş makinesinde çalınan
klasik müzik deryasında
şehir yoktu isim de
hayvan bile
cilaladım parlattım
şımartılacak bir şey bulamayınca
kaygılarımı şımarttım ben de
sözüm söz düşenlere
duyarlılıktan öte
duyulmayan bir öfke
avutamazdı beni hiçbir yol
anladım
bir yer açtım onlara bedenim içimde
diğerlerinin tam dibinde.

 

Cenk Uras

DİZELERDEKİ GECE

 

Artık ne dizlerimde derman,

Ne de dizelerimde aydınlık var.

Karartma başladı dünyamda…

 

Önce dizelerde gece oldu,

Hep karanlıktayım artık

Sabaha özlem duyarak…

Yalnızlığın tam ortasındaymış

Gayya kuyusu…

 

Gözlerimi dünyaya

Açtığımdan beri

Geceyi delmiş bakışlarım.

Masmavi gökyüzüne hasretim

Işığında dinlenmiş.

 

Beklediğim sen değilsin,

Özlediğim

Denizimi getir,

Gökyüzümü getir!

 

Yarınlarımı örselemeden

Geri ver bana!

Ödünç aldığın ne varsa

İstiyorum.

Dizelerde demlenen yüreğimi de…

 

Harika Ufuk

 

 

 

 

 

 

 

 

KUŞLUK VAKTİ

 

güneşin yanık selamına arkamı döndüm

gölgeler böyle isterdi.

bir ikindi vakti sapanla kuş avladım

ağaç dalları öksüz kaldı.

 

tebeşirle sokaklara ince dünyalar çizdim

kapı eşiklerinde yeller eser.

 

akşamüstülerine sandalye çektim

yalancı bir kahvehanede tatlı kahveler içtik.

tek kişilik şehirde misafir bulamadık

kapı önünde ayakkabılar eksik.

 

Umut Durmuşoğlu

 

Ayşe Kaygusuz

 

AYDANUR SARAÇ’LA SÖYEŞi

 

Sevgili Aydanur uzun zamandan sonra ikinci şiir kitabın “mesafaler” çıktı. Şiir emekçisi ve şiiri yaşam biçimi olarak benimseyen biri için on yıl çok uzun değil mi?

 

Oldukça uzundu, ama imkânsız değildi. Bunun nedenleri vardı elbette, birincisi yayınlatma fobisi olan biriyim, ancak bu sürede konuya ilişkin daha rahat düşünmeyi öğrenirim diye umuyordum ancak eşim ve Sevgili Cennet zorlamasaydı bu kitap çıkar mıydı bilmiyorum, demek ki bu anlamda on yıl çok işe yaramamış (gülüyor),  ikincisi şiirlerimin değişmesi ve de gelişmesi gerekiyordu, sanırım bu uzunca süre aksayan yan için yeterli geldi ancak daha iyisi/iyileri olduğunu biliyorum ve bundan da büyük keyif alıyorum ama bu da şu anlama geliyor aynı zamanda; çalışmadan yeni bir ses yaratmak mümkün değil. Yoksa kendini tekrar etmeden öteye gidilemiyor.

 

Sanırım Cennet Bilek’le aynı yayınevinden çıktı kitaplarınız, sınırsız’dan…

 

Evet, güzel arkadaşımla aynı yerden çıkarma fikri çok heyecan yarattı, ikna olma nedenlerimden biri de bu.

 

 “mesafeler” kitabı biçimiyle, zarif albenili bir kitap olmuş bunu belirteyim. Şiirler iç ses ağırlıklı, yani çekici bir ruhu var…

 

Böyle bir duygu bırakmış olması güzel elbette, kapak çalışması Sevgili arkadaşım Leyla Kılıç‘a ve diğer teknik çalışmalar da Sevgili Serkan Akkuş ve Sevgili Esen Rüzgar’a ait. Başarılı bir iş çıkardılar sağ olsunlar.

Evet, iç sesi olan ama okunması zor şiirler,  genelde kendiyle konuşan şiirlerdir. Öyle gürüldeyen, yüksek sesle bağıran şiirler olmadı hiç. Alt perdeden konuşurlar. O nedenle sevgili okuyucumun/okuyucularımın sesli okumasını zorlaştırmış olabilir bu durum. Ama etkinlikte, sevgili şair/im Emel Güz’ün muhteşem söyleyişine sen de tanıklık ettin.

 

Şiirlerini çok beğenen iyi bir okurun “Şiirdeki metaforlar mükemmel kullanılmış. Tek kelimeyle harika ama metaforu metafora katması, okuyucunun şiiri anlamasını zorlaştırmış”  demekte bu görüşe katılıyor musun?

 

“metaforu metafora katmak” derken acaba çok yaygın bir kullanım mıdır kast edilen, yoksa “mükemmel” bir kullanım okuma kolaylığı da sağlamalı. Bu görüşün kendi içinde bir çelişkisi olduğunu belirtmek isterim. Ama yine de şiirime bir eleştiri olarak alıyorum bu cümleyi ve not düşüyorum elbette. Öte yandan şiirlerimde imgeyi ve anlam aktarımlarının öğesi olan metaforu, eğretilemeyi ve benzetmeyi kullanan biriyim. Ve bu bahsedilen bilinçli kullanım kitabın bütününde vardır ve bana göre şiirin kendisi çok metaforik bir sanat dalıdır. Ve de Platon ve Aristo’dan günümüze şiir de özellikle metafor kullanılır, tartışılır ve de ilgi çeker. Bunu bir kat daha abartmış olabilir miyim şiirlerim de bana abartılmış gibi gelmiyor, belki de – kitap yeni olduğu için-şiirime uzaktan bakmayı henüz beceremiyorumdur.

 

Tiyatro ve fotoğrafla ilgilendiğini biliyoruz. Şiirle tiyatro arasındaki bağlantı nedir? Şiirdeki iç sesi fotoğraf ve tiyatro için söyleyebilir misin? Ya da fotoğraf ve tiyatro için iç ses nedir?

 

Tiyatro bir zamanlar çok isteyerek ve de heyecanla içinde yer aldığım bir uğraştı. Tamamen üniversite öğrencileriyle çalıştığımız için okul bitince grup da dağılınca aktif olarak bitti bu iş. Ama tiyatroyla olan ilgim izleyici koltuğunda devam ediyor, laf aramız da böyle daha iyi. Tiyatro ve şiir, çok eski geçmişi olan iki ayrı sanat dalı. Her ikisinin de ortak yanı yazılı sanatlar olması elbette, ünlü filozof Sokrates izleyicilerini hem tiyatral hem de şiirsel sunumuyla büyülemiştir mesela. Bu da sözün ve sesin, vurgunun yarattığı güce götürüyor bizi.

Tiyatro eserlerinin bazılarında mesela;  Shakspeare’in Romeo ve Juliet’in de, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın örneğin şu sözlerin de “Biz gölgeler, kusur işlediysek eğer, Şöyle düşünün ve bizi hoşgörün: Bu hayaller görünürken sahnemizde, Siz de biraz kestirdiniz yerinizde.” böyledir. Aklıma gelen diğer bir oyun da Cyrano de Bergerac’dır. 3 saatlik muhteşem performans da müzikal olmasının dışında şiirdir. Daha fazla anlatmaya gerek var mı bilmiyorum.

Ah evet! fotoğraf ve tiyatro da iç ses, şiirin bıraktığı sesle aynı mıdır demiştin sanırım.

 

Evet, hemen hemen böyle Aydanur’cuğum.

 

Ama ben son iki sorunun cevabını birlikte vermek istiyorum, çünkü grift bir ilişki, bir ortaklık görüyorum her iki soruda. Üç sanat dalı da o duyguyu, heyecanı hissetme anlamında birbirinden çok da uzağa düşmüyorlar bence. Asl’olan bireyin yaratma güdüsünde, durumu nasıl anlamlandırdığı ve bu anlamlandırmadan aldığı hazdır. Tüm sanat dalları varoluşsal bir inancın parçasıdır. Kendin olma ve de kendini gerçekleştirme için bir araçtır. En fazla ilk yaratı “kendin olma” sürecinde biriciktir, sonrakiler bu sürecin devamında hava kadar gereklidir, bireyin kendi hayatına hizmet eder çünkü. Her farklı oyun, her farklı fotoğraf bireyin kendini gerçekleştirme ritüelinde bir rütini de kırar.

Her üç sanat dalı için –kendi hayatıma ilişkin- şunu söyleyebilirim kişisel yolculuğuma büyük katkısı oldu. Görme, hissetme ve bunu söze dönüştürme ilişkisini daha iyi kavramamı sağladı. Örneğin insan ilişkilerinde dönüştürme becerimi fazlasıyla zenginleştirdi. Bu bile tek başına şiirin kendisidir, fotoğrafın ve oyunun.

 

Sevgili Aydanur toplumsal duyarlılığı olan, insani değerlere sahip bir insansın. Buna karşın şiirlerinde toplumsal olaylar işlenmemiş. Bu konuda ne söylersin?

 

Kendimi mutlu etmenin bir yolu bu, iyi insan olurken hayata izler bırakma gayretini değer olarak algılıyorum ve geçmişten bana aktarılan,  kalan bir miras gibi görüyorum. Bu anlamda kırmadan dökmeden yaşanılabilir bir dünya yaratma uğraşım olmazsa olmazlarım arasındadır. Bunun dışında sağır ve kör değilim, benim de bir duruşum var ve bu şiirlerime girmiştir.

Toplumsal olayların şiirlere yansıması şairin kendi söylem dili ile ilintilidir bana kalırsa, kendi şiir algısıyla. Her şair kendi diliyle inancını, inançsızlığını yazar aslında, “Cezayir menekşesi” şiiri bir Halepçe şiiridir,  ölüm getiren o güzelim elma kokusunu anlatır.

Bu ülkenin en temel sorunlarından biri kadının ötekileştirilmesidir, katledilmesidir. Bu mesele topluma dair değildir diyebilir miyiz? İnkâr şiiri bir kendini ret etme şiiridir, ayıp şiiri bir tecavüz şiiridir, inanç şiiri insanın inanarak da öldürebileceğinin şiiridir…

Cemal Süreyya bir aşk şairi olarak bilinmesine rağmen “Kan Var Bütün Kelimelerin Altında” ve “Afrika Hariç değil” şiirlerini nereye koyacağız. Ya da “Hukümet” hiciv şiiridir, “Kısa Türkiye Tarihi “ mesela… Ve yine aynı şair şöyle düşünmektedir ”Şiir dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir. İnsan, şiirle «yeri ve formülü» bulacaktır. Şiir, insan bilincini daha ilerde bir yere atacak, insana yeni duyumlar, yeni nitelikler kazandıracaktır. Var mıdır böyle bir hayat? Vardır böyle bir hayat. Olacaktır. Nerval’in çıldırmadığı, Mayakovski’nin kendine kıymadığı, Lorca’nın kurşuna dizilmediği bir hayat.

Şimdi, hepimiz hâlâ yukarıda şairin söyledikleriyle aynı duyguları hissediyoruz, ama benden bir nazım şiiri çıkar mı çıkmaz, çıkarsa da zorlama olur zaten.

 

Dergiler yazılı arşivler olduğu için sormak istiyorum;  Aydanur Saraç kimdir?

 

O halde klasik bir özgeçmiş vereyim.

 

Artvin’in-Ardanuç’da 1968 yılında doğdum. İlk ve orta öğrenimini çeşitli illerde tamamladım. Atatürk Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik bölümünü bitirdim.

 

Damar, Papirüs, Kavram Karmaşa, Kıyı, Bahçe, Agora, Kum, Akköy, Ağır ol bay düzyazı, Beşparmak, Çıkın, Kül, Paspatur, Güzel Yazılar, Şiir Ülkesi, Öteki-siz, Çalı, Değirmen, (online dergiler; Yaprak, Anafilya, Mavi Ada, Cafrande, Gerçek Edebiyat) Tay, İle, Nikbinlik, Deliler Teknesi, Sincan İstasyonu, Zalifre, Ay Dili, Thmolos Edebiyat  ve Şair Dağın Doruğunda Seçkisi’nde  şiiri, bir çoğunda yazılarım ve denemelerimle yer aldım, Damar ve Deliler Teknesi Dergileri’ne omuz verdim, halen Akköy Dergisi’nin temsilciliğini sürdürmekteyim.

Sonra Güller Kırmızı, (2003) Kum,  Mesafeler (2013) Sınırsız yayınlarından çıkan iki şiir kitabım var.

 

Ve hayat ve hayata yansıyan yüzler beni çok ilgilendirmektedir.

 

Sana ve dergi emekçilerine çok teşekkür ederim sevgili Ayşe.

Ben teşekkür ederim sevgili Aydanur.

 

 

Aydanur Saraç’ın ‘mesafele’ isimli şiir kitabından şiirine bir örnek

 

 

bir ölünün dili için

 

ikiden iki çıkınca değişmedi

hiç bir şey, koca bir günü

düşürdüm oysa, ikiden iki

inanın denedim

bağışlanmayı

 

uzun bir geceydi, bağladım

gözlerimi, konuştum ölünün

diliyle, üşüdüm dayadım alnımı

karanlıktı, astım kirlilerimi ipe

hoyrat bir yerdi içinden geçtiğim,

tek başınaydı ölüme ağladım

anlamaya çalıştım, hayat gereksiz

bir ağırlıktı üstümde

 

kör bir saate eğdim başımı,

evlerin ışıkları kadar solgundum

durup eşik başında saydım,

aşk kırık bir siyahtır çünkü

kendim gibi sevdim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ETHEM’E

 

kalbim acır ölmek değil

öldürülmek dokunur insana

mamağın varoşlarında

dövüşüyor gibisin hala

zifiri bir karanlık yağıyor üstüne

 

öleceksin erik dallarından

çiçek fışkırdığını bile bile

ellerini ellerimin üstüne koyuversen

yapraklar dökülmeseler çocuk

 

yorgun ankara akasyaları

kaskatı kesilmese

gözlerim senin külrengi yalnızlığını

bilmeseler

yapraklar dökülmeseler

su var ya su yeryüzünü

bırakıp gitmese

 

geceleri kırılmış camlar kadar mahsun

ve umutsuz bakmasa gözlerin

yalnız olmadığımızı bilsen

 

unutsa gidişini

insan canında geçebilir

bu kadar gençken

bu şehrin yağmurunu

yinede bilirsin sen

mamağın kesif soğuğunu

 

yürekten göğüs geçirir gibi

suyun ağlamasını seyrettim

dün güven parkta

 

gözlerimin yaşarmasını

hıçkırmasını annenin

acımsı gecelere inat

maviliğe değdiğini bir görsen

ankara’nın

sungurlu’da toplanan kalabalığın

güzelliğini

 

kardeşim delik deşik gövdenle

ölü mü denir sana

bir kahramanın ölüsü

biliyorum halkın gönlünde

iş ekmek özgürlük tutkususun

bir kaynak işçisinin mavi gömleğiyle

yarattığı yeni dünya düşüsün

namusken gidişin halkın gözünde

yaşamaktasın

geniş merasimsiz cömert

yüreğinde bu halkın

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AHMET ATAKAN’A

‘halkın arkanda olduğunda
sürece korkmuyorsun’

demirden kıvılcım çektik ahmet’im
bıçağın oyduğu damardan
akanın hesabı sorulur elbet

acı dumanın
sorgusuz sualsiz ölümün
elbet sorulur hesabı

günü gelir elbet
çakalın soytarının
kanlı beylerin
hesabı dürülür

it vurur yiğit yakınmaz
bre karanlık dölleri
bu devran size kalmaz

ay büyür geceleyin
sınırlar kalkar
kardeş sofrasına açılır tüm sokaklar

kıyamet surunu vurur
yokluk varlıkta erir
diyalektiğin koynunda
ahmet’im hesap sorulur

Mehmet Özgür Ersan

KAR ATEŞİ-SELAMİ KARABULUT

 

Arzu Demir

Çıktığı yolda, “ellerin kirli mi diyorsun, elbette herkes kadar/ama bir dokunuşunla havalanan ev içlerine döndüm” diyordu Selami Karabulut,  2011 yılında yayınladığı Başka Tufan’da ve soğuk ışıltılarla seyreden bir yazın içinden geçiriyordu şiirini. “kapılsam da rüzgârına görebiliyorum beni bekleyen uçurumu” Sonunu sezdiği, kendini gençliğine döndüren yaz düşünün, gitgide gölgelendiğini, bakışların rengini soldurduğunu görse de kuşların taşıdığı muştularla sağalıp uzamasını istiyordu. “belki bu aşktan önümüzdeki kışa bir şey kalmayacak”  Öyleyse neden kalmasındı, o iki uysal kedi, aylardır sığındıkları akasyanın dibinde. Fakat “son gibi” adımlarla ilerleyen zaman, “ah! ne tez geldi kış” dedirtmişti, acı bir soğuklukla.

 

İçine doğru ilerleyen yolculuğu derinleştikçe durulaşan bir dille akıtır şiirlerini Başka Tufan’da, Selami Karabulut ve kitabı 2012 yılı Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülüne değer bulunur. Bu, aldığı pek çok ödülün sonuncusudur şimdilik, 2009 yılında da Yarım Kalan’la Behçet Aysan Şiir Ödülünü almıştır. Zaten şiiri hiç susmamış, giderek açılıp rahatlayan bir solukla; gördüğü, duyduğu, hissettiği yaşamı, sürdüğü izleklerin içinden, şairini yansıtmıştır bize. O yüzden iz bırakan kaçaktır, kendine kırgındır, yarım kalan, başka tufanlarda savrulandır.

 

Bekleneceği üzere ara vermez, tez gelen kışla birlikte, sürdürür yazmayı, “ne yaptım ben böyle, eyvah ne” diyerek başlar ve art arda gelen ağıtsı dizelerle kendine duyduğu inançsızlığı, kuşkuyu haykırmaktan çekinmeyerek devam eder anlatmaya. “git gide sır duvarına döndüm/kendime benzetmeye kalkıştıkça/susuverdi gençliğimin saati” Daha başından pişmanlığa adanmış şiirler, kışın her şeyi kuşatan ölümcül kasvetiyle birleşip ‘Kar Ateşi’ne dönüşür. Üstelik, “tepelerin uzayan gölgesiyle kararan/bir ovanın kederli yalnızlığı”ndadır artık.

 

Şiiri, bir iç hesaplaşmaya doğru akacağını duyursa da daha başından kararsız gelgitlerle, o acıtıcı bakışlarını, öznesinden uzaklaştırmak istediğini de gösterecektir; “gözlerimle yetişemiyorum saymaya/çünkü denizi çok herkesin” fakat “biliyorum da söyleyemiyorum” dizesiyle çabucak geri çekilir. “Beni kendinden uzak tuttuğuyla övünen/ bir taşın uğultusundan doğdum” diyerek ikinci hamleyi yapar ama ne yazık ki, “ah! bir de ölümlü olduğumu bilmeseydim” dizesiyle yeniden geri çekilir. Ne de olsa, daha sonra kendisinin de belirteceği gibi hesaplaşmalar konusunda beceriksizdir ve her iki durumda da onu dehşetle sarsan bilgiyi bırakacak yer yoktur. “ama yine de diri tutuyor beni/sessizliğin saltanatında/ saksı kadar yerimin olmayışı” O halde, varoluşuna tutunmaktan başka ne düşer ki insanoğlunun payına. Sisin içine dalar ve yürür. “hohlayıp temizledim karanlığını/servilerle bahçedeki sisin ve baykuşun/ dedim sevişerek geçmiyorsa gece/mezarlığa bakan pencere açık kalabilir” Zaten öyle tuhaftır ki oynadığı oyunun hilesi, hançerin ucu sırtında, kabzası elindedir. Hem doğadan başka nerede saklayabilir ki sır duvarına dönüşen kendini, “dokuz yıl kimseye fark ettirmedim/sokağın ilerisindeki tepede yaşadığımı/on yıl kadar da şu zerdalinin hışırtısında” şimdi de ıssız bir kış gecesinden geçip gidecektir ta ki akşam niyet edilip sabah bozulan dualardaki dileği gerçekleşinceye değin. “samanyolu’na benzettiğim bu şehirlerde/bir hırsız gibi dolaştığım son olsun”

 

2012 yılının Kasım ayında yayınlanan Kar Ateşi, gecenin içine dalan bir adamın dilinden, önsöz yerine Sır Duvarı’yla başlar, Gecenin Sisi’nden, Gecenin Sanrı’sından geçerek Gecenin Sonu’na varır ve karşılanan sabaha, son söz yerine Gecenin Dileği’ni bırakarak çekilir. Bu dizin bize şiirlerin önceden tasarlanmış bir izlek üzere kurulduğunu gösterirken, Selami Karabulut’un şiir söylemek kadar kurguda da ne denli başarılı olduğunu gösterir.

 

 

 

 

UNUTULMUŞLUK

 

sarmaşıklardan bunalmış bir bahçede

sabahı karşılamanın hüznünü iyi bilirim

 

davetsiz bir konuğun tedirginliğiyle

sarsılarak doğuya baktığım zaman

 

güneş değil unutmuşluğum doğar içime

bir ucundan yırtılmaya başlayınca karanlık

 

olmayacak dileğin duasındadır dudaklarım

akşam niyet edilip sabah bozduğum

 

samanyolu’na benzettiğim bu şehirlerde

bir hırsız gibi dolaştığım son olsun

 

Selami Karabulut

GECE VE KAR ATEŞİ

 

Pelin Yılmaz

 

Bazı kitaplar vardır okurken görüntüler canlanır gözünüzün önünde. Selami Karabulut’un Kar Ateşi de böyle bir kitap. Birçok şiirden oluşan bir kitap için ender rastlanır bir durum bu ama okuyunca anlıyorsunuz Kar Ateşi aslında tek bir şiir. Kitabı bir seri fotoğrafla anlatmam gerekse tüm fotoğraflarda üst üste çekim tekniği kullanırdım. Zeminde hep aynı görüntü olurdu; bir kış gecesi, pencerenin önünde oturan ve dışarıya, karanlığa bakan bir adam. Çünkü okurken hep bu görüntü vardı bende.

Kar Ateşi, hiç yerinden kalkmadan yapılan bir yolculuk; çocukluğa, ilk gençliğe, eski aşklara, eski acılara, özlem duyulan sevgiliye, can yakan anılara… Anlatıcının kendi kendisi ile hesaplaşarak geçirdiği bir gece yolculuğu bir bakıma.

Kitabın biçimi de içeriğini anlatıyor aslında. İlk şiir “Sır Duvarı”nın, “Önsöz Yerine” ibaresi taşıması bütünlüğü olan bir kitap okuyacağımızı hissettiriyor. Bu ilk şiirin “ne yaptım ben böyle, eyvah ne” diye başlaması ve “ne yaptım” diye bitmesi ise bir pişmanlık öyküsünün habercisi. Kar Ateşi’nin bölüm başlıklarından da anlıyoruz ki zaman dilimi gece;  Gecenin Sisi, Gecenin İçinden, Gecenin Sanrısı, Gecenin Sonu, Gecenin Dileği.

Gece, çünkü insanın en kendisi olduğu zamandır gün ışığının karanlığa dönüştüğü, elin ayağın çekildiği, yaşam telaşesinin mola verdiği saatler. Maske adlı şiirin son dizelerinde okuruz bunu:

 

“ değince ay ışığı eriyip aktı

gün boyu yüzümde taşıdığım maske”

 

Gece başlamıştır. Kişi artık kendisiyledir, kendisidir. Gece, bilinçaltının çözüldüğü zamandır.

 

 “gündüz diyemediklerimi gece mırıldanırım” (İlk Kuşlar)

 

Yalnız bir gecedir başlayan. Yalnızlığa ilaç bir kedi mırıltısıdır belki ama kedinin dostluğu da bir yere kadar:

 

“o da katlanamayacağını çok yakında anlar

 ikimizi de bunaltan bu yalnızlığıma”(Bir Soluk)

 

Mırıldanan kedi, yumuşak yanıdır gecenin. Kasvetlidir oysa içeride yanan ateş, dışarıda kar, dolunay, köpek havlamaları, mezarlığa bakan pencere, rüzgar. Ve bu kasveti sessizlikte duyulan ayak seslerinin yarattığı gerilim tamamlar:

 

“duyuyorum bana doğru yaklaşan

ayak seslerindeki huzursuzluğu” (Ayak Sesleri I)

Ve şiddetli bir gıcırtıyla açılır kapı:

 

“gelmeyeceğini sandığımdan başkası değil o” (Ayak Sesleri III)

Gelmeyeceği sanılanın gelişinin yarattığı dehşet de çok uzun sürmez. Birkaç dize sonra bunun bir rüya olduğunu farkediveririz.

“her şeyin bir uykuda olup bittiğini anlıyorum

 yavaş yavaş silinirken duvardaki gülümseme” (Ayak Sesleri III)

 

Gece boyu yüzleşilen konulardan biri de anlaşılamamaktır. Pek çok dizede izleri var çocukluktan beri duyulan bu sıkıntının:

 

“ama yine de diri tutuyor beni 

sessizliğin saltanatında

saksı kadar yerimin olmayışı” (Sır Duvarı/II)

 

“ayıbımla sevabımın arasında kalmışlığım

değil boyum, elmanın çekirdeği kadar bile yok” (Çekirdek)

 

“dokuz yıl kimseye fark ettirmedim

sokağın ilerisindeki tepede yaşadığımı” (Teselli)

 

“çocukluğumdaki gözler

fark etmeyecekse beni

buza mı yazıyorum adımı”(Gecenin İçinden I/ III-d)

 

Gece hesaplaşmalarla devam eder, oysa istenen sevişerek geçmesidir gecenin ama  “eceli yaklaşanın soluğu kadar kıymetli” (Ateşle Çöp III) bir sevişmedir arzu edilen:

 

“dedim sevişerek geçmiyorsa gece

mezarlığa bakan pencere açık kalabilir” (Maske)

 

Gerçek çok farklıdır. Aşklar da hayat kadar yıkıcıdır:

 

 “ ne o söyleyebildi bunu ne de ben anladım

  sevdiğimiz kadar düşmanız da birbirimize” (Bekleyiş IV)

 

Kimi zaman da huzurlu bir doğa ile bütünleniştir hayal edilen. Kendini kaygısızca bırakış yaşamın akışına:

“böyle anlarda ne çok isterim

bir nehrin üstünde dal olmayı” (Ateşle Çöp)

 

Halbuki gerçek gece gibi karanlıktır. Çıkış yolları kapanmıştır sanki.

         

“ölümü düşünerek yaşlandığım

bu pencereden başka

bir dünya var mı acaba” (Gecenin İçinden 2/ III-b

 

Gecenin de bir sonu vardır. Fakat sabah unutulmuşluğu gizleyemez.

 

“güneş değil unutulmuşluğum doğar içime

bir ucundan yırtılmaya başlayınca karanlık” (Unutumuşluk)

 

Anlarız ki biten sadece bir gecedir, iç karanlığı bitmez. Üstüne sabah fotoğrafları, gün doğumları, güneşler de binse; bir kış gecesi, pencerenin önünde oturan ve dışarıya, karanlığa bakan bir adamdır zemindeki hiç değişmeyen görüntü.

 

 

Zülal Kural

ÖMER/OMAR

 

Sonbaharın  sevdiğim  yanlarından  birisi de insanı baştan sona sanatla yoğurmasıdır.Özellikle ilk yaprakların yere düşmesini takiben şehirde bir festival havası yaratılır ve kış hazırlıkları sayılan battaniye altı sıcak filmlerin de mevsimi  gelmiş olur.Bu sene 12.‘si düzenlenen Film ekimine her sene olduğu gibi  bilet bulmakta epey zorlananlardan birisi de bendim. Açıkçası her sene yaşatılan  bu çifte standart durumunu da anlamış değilim. İksv’nin kendi üyeleri için tahsis ettiği kartlarla ön satış yaparak  görmek isteyeceğimiz bir çok filmi izlemek bizler için hayal oluyor.Yani saatler öncesinden kuyruğa girmemize gerek bile kalmayabiliyor. Ben de zar zor bulduğum ve gitmek istediğim filmler arasında yer alan bu film için şans eseri çift kişilik bir yer yakaladım. Tabi ben şanslıydım benim gibi filmlerle ilgili çok yakın bir arkadaşımla bu tarz bir filme gidip üzerine kritiğini yapmak bir gelenek haline gelmişti. Özellikle bu filmi yazmam konusunda da kendi üretkenliğini benimle paylaşmaktan çekinmeyen arkadaşıma da buradan teşekkürlerimi sunarım.

Bu kadar detaylandırmadan sonra filme gelirsek; Dünya’nın en kıymetli sayılan topraklarına, uğruna bir çok savaşın yapıldığı asırlardır yasak bölge ilan edilen Batı Şeria’ya, Ömer’in sevdiği kadın için her gün kurşunları göze alarak tırmandığı büyük duvara uzanıyoruz. Ve bu duvarın böldüğü birbirlerine düşman edilen halkların mücadelesine. Filmde bu eksenden yola çıkıyor, Ömer’in o duvarı umut ve aşkla aşması ve sonrasında seçimleri doğrultusunda bir Özgürlük Savaşçısı mı olacağı sorgulamasında adrenali yüksek soluk soluğa izleyeceğimiz bir film.Bir insanın sevdiği kadın uğruna göze aldığı mücadele sevgiye,hayata,savaşa dair akıl dolu soruları ve cevapları bizleri yormadan hazırlamış Hany Abu-Assad.Ve bu beyin fırtınası halkaya eklenen yeni kahramanlarla dozajını arttırarak devam ediyor.Aslında hikaye çok temel bir olgu üzerine kurulmuş; güven duygusu.Bir askerin vurulması ile başlayan bu süreç ve şüpheli olarak başlangıçta Ömer’in sorumlu tutulup,sorgulanması ağır işkence süreci ve arkadaşlarına, mahallesine, sevdiği kadına sadakat zinciri ile örülen bu yapımda dostluğa, gerçek aşka dair bir çok duygunun günümüzle bir karşılaştırmasına girebilir ve gerçekliğin yaşadığımız ve hissettiğimiz bir çok duygunun masumiyetinden ve gerçekliğinden çok uzakta kaldığımızı düşünebilirsiniz.Başlangıçta durumu basit bir aşk hikayesi olarak görebiliriz fakat film derinleştikçe aslında bir aşkın ve umudun insanı nasıl bir özgürlük mücadelesine taşıdığına şahit olacağız.Ömer’in gördüğü işkence ile herhangi bir isim vermesi korkusuyla etrafındaki herkesin şüpheye düşmesi ve O’ndan uzaklaşması onu başka kulvarda bir mücadeleye de hazırlıyordu.Tabi bütün bunların dışında en yakın arkadaşlarından birinin ördüğü bir yalan dizgisinin ortasında bulur kendisini.Hem dostunu kaybeder hem de sevdiği kadından vazgeçer.Aslında beni en çok etkileyen sahnelerden birisi de bu vazgeçiş oldu.Eskiden kolaylıkla geçtiği duvara desteksiz tırmanamaması, umudunun kalmadığı ve kırık bir kalbin öfkesi… Acının Kırk çeşit tonunda kaç senesini bu yokluk duygusuyla geçirir.Bir yandan uğradığı ihanet diğer yanda şüphe duygusu hayatını kemirmektedir.

Genellikle bu tür filmlerde kadın figürü ön plana alınır ve bu döngü üzerinde durulur.Ancak bu filmde kadın simge olarak aynı etki alanında kalmış ve haklı bir davanın önüne geçip buradaki mücadeleyi gölgelememiştir.Sürekli yenilenen yapısı ve akıl dolu finali  ile bu yıl düzenlenen Cannes Film Festivalinde özel juri ödülünü alan bu filmin politik mesajları da filmi gerçekçi kılan bir diğer unsur. Bizlerin sadece  televizyonlardan izleyip,haberlerini okuduğumuz ve salt bir yorum getirdiğimiz bir dünyanın varlığı ve yüzyıllardır savaşın gölgesinde yaşamlarını devam ettirmeye çalışan halkların haklı mücadelesi, bizleri birazcıkta olsa kendi dünyalarımızdan çıkartıyor ve kendi farkındalıklarına götürmeyi başarıyor.

 Yapım: Filistin/2013

 Yönetmen: Hany Abu-Assad

 Oyuncular: Adam Bakri, Samer Bishara, Eyad Hourani, Leem      Lubani

Osman Akyol

İKİ BİN YİRMİ ÜÇ

 

“… Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla… Atlas Gösteri takdim eder… Patagonya’nın Sesi… Yazan ve yöneten: İbrahim Sadri… Ehlen ve sehlen ya aziz’ül muhterem’ül tabaat’ül Patagonya. Hal-i keyifler ne minvalde acaba? Ve dahi nasıl gidiyor araba? Burası makul dalga itidad’ül meşrep fi radyat-ül el Patagonya. Şatt’ül-Arab minel aks-i seda…”

Nefret ederim radyo tiyatrosundan. Uzanıp radyoya kanalı değiştirdim.

“… Ve sıradaki şarkı Cem Karaca’dan tüm sevenler için gelsin: Sevda Kuşun Kanadında…”

Bardağın dibinde kalan son rakıyı kafama diktim.

“Kızım buz getir…”

Boşalan bardağın yarısına kadar rakı, diğer yarısına su, üzerine de gelen buzdan iki tane attım. Mübarek bardakta buğulu buğulu öyle güzel duruyor ki… Özlemişim rakıyı. Uzun uzun kokladım anason kokusunu. Tepsideki kızarmış tavuk budundan bir parça ısırdım.

“Bir şey mi diicektin kızım?”

“Bu sene okula gidebilecek miyim, baba?”

“Biraz sabret, Hollanda’dan eniştenler istek yapacak…”

Gözlerinde bir sevinç dalgası yandı söndü. Zigon sehpanın üzerinde duran gazetedeki bir haber dikkatimi çekti. Peçeteyle ağzımı sildim.

“İdamla tecziye edilen mürtet Edip Yüksel’in cezası bugün saat 14.30’da Sultanahmet Meydanı’nda infaz edilecek!”

Kanım sanki çekildi damarlarımdan, dondum kaldım. Güçlükle kendimi toparlayıp sigaraya uzandım. Bakmadan yaktım sigarayı. Edip Yüksel ne zaman derdest edilmiş ve hangi ara çıkarılmıştı kadı huzuruna? Televizyonlar kapatıldığından beri ülkede olanı biteni ancak tesadüflerle öğrenebiliyorduk. Köstekli saatimi yeleğimin cebinden çıkarıp baktım. On bire geliyordu saat. Gazeteyi katlayıp cebime koydum. Yarım sigarayı küllüğe bastırıp kalktım.

“Kızım, ben çıkıyorum, sofrayı topla.”

“Nereye baba?”

“Çıkıp hava alıcam biraz. Perdeleri açma!”

Pos bıyıklarımı ucundan burup Osmanlı tarzı yaptıktan sonra vestiyerden fesimi alıp çıktım.

İsmailağa Camisi’nin önünden geçerken cami önünde bekleşen tanıdık birkaç kişiyle selamlaştık. Camiyi geçtikten sonra bir sigara yaktım. Yumurta topuk ayakkabımın ritmine uyarak ağır adımlarla Fatih Camisi’ne doğru yol aldım.

Çoktandır Fatih Camisi’ne gitmemiştim, içeri girince ağaçlı gölgeli bir yer bulabilmek umuduyla etrafa bakındım, fakat göremedim. Üzerinde Fatih Belediyesi yazan seyyar bir tentenin altındaki banka oturdum. Biten sigaramı yenisiyle tazeledim. Sıcak hava, beton üzerinde kımıl kımıl dalgalanıyordu. Sarıklı cübbeli biri gelip, “Abi burada sigara içmek yasak” diyerek uyardı beni. Cebimden elli recebiye çıkarıp uzattım.

“Ne kadarsa cezası, al içinden.”

Almadı, dönüp arkasını gitti.

Adam yanımdan uzaklaşırken cemaat de yavaş yavaş camiden çıkmaya başlamıştı. Görmeyeli cami avlusunu çok değişmiş buldum. Eskiden Edip’le bu camiye takılırdık. Cami şadırvanının altında saatlerce 19 Mucizesi’ni tartışırdık. Kader sonradan ayırdı yollarımızı, her birimizi ayrı yerlere savurdu. O gerçeğin peşinde koşmaya devam etti cesur adımlarla; bense korkaklığın kuytu, güvenli limanına sığındım.

Cebimden gazeteyi çıkarıp haberin devamını okumaya başladım.

“… Ebedi kurtuluşu kazanmak için tek gereken: Allah’ın bir olduğunu kabul etmek, ahreti doğrulamak ve erdemli bir hayat sürmektir…”

“… Edip Yüksel, hadis-i şerifleri ve sünneti inkâr etmektedir. Edip Yüksel’in bu tavrı ilme ve nasslara aykırıdır. Kendisinin resul olduğunu iddia etmesi ise küfürdür. Bu sapık fikirlerinden dönmesi için kendine üç gün süre tanınmıştır…”

Bu günlere nasıl gelmiştik, nasıl öngörememiştik olacakları? Akşamın alaca karanlığı yerini nasıl bir anda gecenin zifiri karanlığına bırakmıştı?

Bunları düşünmek için artık çok geçti. Bankın arkalığına tutunarak kalktım. Börekçi Kapısı’ndan çıkıp soldaki ilk sokağa saptım. İhtiyar dükkân sahipleri, kapı önlerine oturmuş uykulu gözlerle yoldan geçenleri izliyorlardı. Şekerci Han’ın önünden geçip Fevzipaşa Caddesi’ne indim. Sirkeci istikametine doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. Eskiden ışıklı tabelaların, modern görünümlü dükkânların yer aldığı, insan selinden geçilmeyen bu görkemli caddenin şimdi iki yanından boyasız, yıkık ve harap binalar yükseliyordu.

Saraçhane Parkı içinde kurulan belediye aşevi önündeki kuyruk yoğun ilgi sonucu asfalta kadar taşmıştı. Onurlu yaşamayı unutmuş çıplak, yoksul ve miskin halk, bir tas çorba ile bir tas makarna için sabahtan beri kuyrukta bekliyorlar, bir sıra öne geçebilmek için birbirlerini eziyorlardı.

Sokaklar adeta boşalmış gibiydi. Şehzade Camisi girişinde genç bir kadın kucağında çocuğuyla kaldırımda oturmuş dileniyordu.

“Allah rızası için bi ekmek parası!”

Aldırmadan devam ettim yoluma. Eskiden turistlerle cıvıl cıvıl olan Şehzadebaşı şimdi bomboştu. Tek tük yoldan geçen çarşaflı kadınlar duvar diplerinden ürkek adımlarla hızla geçip kayboluyorlardı.

Geçen hafta sadist çığlıklarla bir kadının recmedildiği Beyazıt Meydanı ise şimdi sessizdi. Yerdeki kan lekeleri hala duruyordu. İstanbul Medresesi’nin bir sınıfından ezber yapan hafızların uğultusu geliyordu. Yol kenarındaki açık çöp konteynırını karıştıran kediler bir anda ürküp kaçıştılar.

Önünden geçtiğim, eskiden İslamcı gençlerle entelektüel tartışmalar yaptığımız Çorlulu Ali Paşa Medresesi, sorgulama kültürünün gidip korku ve itaat kültürünün gelmesiyle birlikte şimdi, duacıların, dilencilerin yatağı olmuştu. Dilenciler, eskiden sakat numarası yaparlardı, yolda kalmış ya da hastanede rehin kalmış gibi bahaneler uydururlardı, artık ona bile gerek duymuyorlar.

“Allah rızası için bi sadaka!”

Çemberlitaş’ın önünden geçerken semte adını veren Çemberlitaş’ın yerinde olamadığını fark ettim. Nasıl olurdu? Kötü bir şaka diye düşündüm önce fakat yerine yapılan mescidin Osmanlıca kitabesini okuyunca, şaka değil gerçeğin ta kendisi olduğunu anladım.

“2022 yılında Padişah I. Erdoğan tarafından, şeriatı müteakip, MS 330 yılında Bizans İmparatoru I. Konstantin tarafından İstanbul’un yedi tepesinden biri olan bu tepeye diktirilmiş olan Sütun-u Çemberlitaş ismi ile maruf put, yıkılarak yerine bu güzide Mescid-i Çemberlitaş yapılmıştır…”

Ben içerdeyken çok şey değişmişti ülkede.

Uzun bir yürüyüşün ardından Sultanahmet Meydanı’na ulaştığımda mahşeri bir kalabalıkla karşılaştım. Meydan yine tarihi günlerinden birini yaşıyordu. Bizans döneminde hipodrom olarak kullanılan, gladyatörlerin acımasızca birbirini öldürdüğü bu meydan, birazdan benzer bir vahşete daha tanık olmaya hazırlanıyordu. Kalabalığı yararak en öne kadar ilerledim. Yakıcı güneşin altında saatlerce bekleyen insanlar terden ekşi ekşi kokuyorlardı. Yağlı urgan, Kanlı Çınar’ın dalına asılmış kurbanını bekliyordu.

Çok geçmeden homurtular arasında Edip Yüksel uzaktan göründü. İki askerin arasında İstanbul Adliyesi tarafından meydana doğru getiriliyordu. Kalabalık, Edip Yüksel’i görünce bir dalgalandı.

Edip Yüksel, askerlerin arasında tıpkı Braveheart filminin final sahnesinde Mel Gibson’ın ölüme yürüdüğü gibi başı dik, vakur bir şekilde yürüyordu. Sakin adımlarla idam sehpasına çıktı. Kolları arkadan kelepçeliydi. Göz göze geldik, gülümsedi.

Gözlerimin önünde birazdan arkadaşımı katledeceklerdi, hem de suçsuz yere. Bu trajediye daha fazla seyirci kalamazdım.

Arkamı dönüp korkak bir fare gibi kuyruğumu kıstırıp uzaklaşmaya başladım. Arkamdan önce boğuk bir ses geldi, daha sonra çığlıklar yükseldi. Sonra sesler kesildi, zaman durdu.

Rengarenk bir kelebek daha sonsuzluğa doğru kanat çırptı…

 

KIYAMET

 

Mayalardan maya aldık

Attık şarabın küpüne

Selçuk’a kıyamet gelmiş

Sardık Şirince ipine.

 

Kıyamet, kıyamet derken

Kuyruğuna girdik erken

Bir uyanık yakalandı

Sırat’a kaçak girerken.

 

Rumi, miladi karıştı

Fransız, İngiliz yarıştı

Dünyadaki kıyametler

Musa Dağı’nda buluştu.

 

Leyleklerden haber geldi

Marduk devrilip yan yatmış

Kıyamet bahara kaldı

Saman yolları kapatmış.

 

Hikmet Güzelkokar

GECE GÜMÜŞ-LEYLİ LEYLİ

 

Ahşap konağın avlusundayım

Şebboy taşıyorum

Erken sabaha ayarlı serçeye

 

Söz vermem

Söz almam

Öldürmem börtü böceği

Tenimin alafına yüz sürünce

Katar katar turna olur

Süzülürüm güneşin gülüşüne

 

Meltem bana benzer

Sabahı giyinen zakkum

Çatlayan nar bana

Mon incir soyarım

Leyli leyli turunç kokarım

Leyli leyli öperim

Devrim türkülerini

 

Bu gece gümüş

Bu gece

Bütün masallar benim

Avucumda sayılı eylül

Sağına döndü yirmi altı

Soluna döndü altı

Ay serildi yatağına

Aşkın imbiğinden geçti gece

 

Ayşe Kaygusuz

 

 

 

ÜÇ KADIN

 

Bir çocukluk aşkım vardı,

Var, benden üç beden büyük

Yaşamakta,

Dolaşırız bir yörünge gibi

Atlasın üstünde

Bir bulut gibi bembeyaz

Bir çocuk gibi sığmaz kendine..!

 

Bir gençlik aşkım vardı

Var, ne takvimsiz, ne zamansız

Ömrü mü tüketen apansız

Yaprakları dökülen

Umudumu öldüren

Yılların birikmişi var

Doluverir çürüyen yüreğime

Bir ceset tabutunda,şans sız..!

 

Bir kadınım var şu an

Sevdiğim, yatağımda

Bana mutluluk getiren

Çocuk veren

Sadece beni seven yalnız…

 

Şevişirim bir tek kadınla

Üç kadın adına

Bir tek kadın tüm geçmişime inat

Üç kadın mış gibi

İki kadın kalmış yanlız

Yanımda olan kadınım

Bir tek benim için var..!

 

“Seni seviyorum kadınım.!”

 

M. Uluç Gavazoğlu

YAĞMUR DEMEM

ÇAMUR DEMEM

 

Gülderen Gürcan

 

“..Yağmur demem

çamur demem

yollarına yürüyorum. 

Uzaklardan geldim canım,

ısıt beni ÜŞÜYORUM..

 

Ben arabeski sevdiydim..Sevgiden, hasretten, kavrulmuşluğun ortak paylaşımından mıdır nedir bu kadar tutulduğu? Ortak acıların sosyal paylaşım sitesi olurdu şimdiki anlatımıyla.

Ne zaman bir çıkış yolu aransa, avlak kuşlar gibi yüreklerimiz emeklerimiz ökse otuna kendisini kaptırır çırpınır durur. Bu kapanlardan kurtulunsa bile yara bere içinde kalınır illaki teleklerinin yeni bedenden filizlenmiş halleri ökse otlarının üzerinde titreşir de titreşir.  Belki de arabesk o titreşen yeni yetme teleklerin yolunup alındığı bedendeki kök yaralarının acısıdır. Gönül sazımızın en ince teli ZİR’dir titreşen. Ya da hacamatlanarak inceden inceye kanımızın çekilmesidir. Ardından baka kaldıklarımızdır.

Ekersin doymazsın, çalışırsın almazsın, seversin kavuşamazsın, büyütürsün “devlete hibe edin” fetvasıyla ortaya  ne dediğini bilmezler çıkar. Seçim zamanı ciğerlerini ortaya koyarlar da onları sanki sen seçmemişsin, sana yalakalık yapmamışlar gibi seçilince ciğerini sökerler. Kâr amaçlı evlilikler, eğitimler, seçimler… Bayılırım çocuk tekerlemelerine. Ne doğal, ne koşusuzdur. Yeri geldiğinde kahkahalarla bağırırlar:

 

“AYAĞIMIN ALTI PEKMEZ, YALA YALA BİTMEZ”.

 

Anneler, gün ışımadan henüz güneş ışınlarının vurmasıyla inceden buharlaşıp sonradan toprağın nefesi gibi yerden buharlaşmadan bitkilerde oluşan incecik buz kıristallerini, turfanda kırağı toplamaya çıkarlar. Şöyle, çiçekleri yaprakları incitmeden.  Üzerlerinde uyuyup kalan böcüklerin bile ruhu duymadan. Pıt pıt tahta kaselerine tahta kaşıklarla kırağı damlacıkları toplarlar. Aynı madenlerin galerilerinde küçücük çekiçlerle maden toplama gibi. Hızlı vuruş incecik şerare yapar ve önlemsiz galerilerde büyük grizu patlamalarına sebep olur.

Yoğurt mayası için bu damıtıkları toplarlar. Kimi yoğurt kurmak için der, kimi de yoğurt çalmak. Bana ilginç geleni de yoğurt uyutmak…

Mevsim dönende çıra ya da çam kozalaklarının aralarına serpiştirdikleri giysiler havalandırılıp ortaya çıkar.

İşte durduk yerde bu anılar  senin gönlünde canlanır. İlla ki özlediğin çocukluğunun bir tarafına taht kurmuş güzelliklerdir…

Ökse otu denilince ökse otunun kuş tutmadığını yapraklarındaki yapışkanlığı çubuklara dolayıp kuş avcılığında kullanldığını öğrendim. Özellikle elma ağçlarına dadanan yarı asalak bir bitkiymiş…

 

Bizler kaç nesildir, bu insan eliyle yapılmış bu yapışıp çıkmayan tuzaklara tutulduk. Canını etini budunu kurtaran kalanlara ağıtlarken sakatlıklarımızla da uçmaya çalıştık. Din, dil, ırk farkı gözetmeden üretimde eşitlik, tüketimde haktır istediğimiz.

Öyle ya da böyle önümüze bir tülbent ağası çıkar Padişahı yellediği için senden ödün bekler.

Bir anlatıma göre; hani Osmanlıyız ya…

“..Has odanın ileri gelen amirlerinden biri olan TÜLBENT AĞA’nın vazifesi, padişahın sarıklarını ve çamaşırlarını muhafaza etmekti. Merasimlerde ise diğer bir has odalı ile birlikte padişahın sarıklarını taşır ve ikisi birden bunları hafifçe sağa sola eğerek halkı hükümdar namına selamlarlardı…”  Adamlardaki pardon zevk için enenmişlerin  forsuna bakın. Enenirken attığı çığlıklar, feryat figanlar gerilerde kalmış…

Buyurun şimdi. Bize ökse yapışkanlarını hazırlayanları bir görelim ya da topuna birden padişahın yellenmesini halka üfleyenlerdir desek yalan mı olur? Hani emeğimizle, alın terimizle üretiğimiz  buğdayı kendileri yiyip de kapçığını halka, bizlere savuranlar…

Sabahın kör ayazında kırağı toplamaya çıkanlar, memeleri taş kesmiş analar sineleri madenlerin galerileri gibi maden çıtrığı  olmuş babalar sinelerini yumruklar da durur. Yine bir evlat yellendirmecilerin üfürükleriyle bir kör karanlığa perçinlenmiştir.

 

Ya kalanlar, artlarında inceden ince ağıtlarla aynı yoldan azimle yürürler… O yolda analar, babalar, uyutulan yoğurtlar, eğdirilen kırpıklar nice başlamadan kararıveren sevdalar vardır. Emek vardır ödenmeyen.  Bizlere yedirilmeyen buğdayın özü ruşen vardır. Halk saygısından evlatlarına Ruşen adını koyar. Hani yolda bulsak üç defa öpüp başımıza koyduğumuz ekmeğimiz, emeğimiz vardır.  Gözyaşı vardır silinmeyen.. Yoldaşlarımız vardır ses duyurmak istediğimiz:

“Yağmur demem, çamur demem. Yollarında yürüyorum. Uzaklardan geldim canım. Isıt beni üşüyorum”.

 

 

 

 

ÇEKİP GİDERSEM

 

Bağında bülbül ötmez dağda kekliğin

Saksıda gülün bitmez çekip gidersem

Bir baktım dönmüştür çarkı feleğin

Düzde ayağın gülmez çekip gidersem

Ömrün ecele yetmez çekip gidersem.

 

Aşına yağın yetmez başına aklın

Derde tahammül yetmez çekip gidersem

Sillesi beter olur,zalime hakkın

Dünyan mahşere döner çekip gidersem

Işıyan yıldızın söner,çekip gidersem

 

Gönlüne ferman yetmez,hisse iraden

Hasrete sabır yetmez,çekip gidersem.

Azabı korkunç olur,gaddar cehennem

Gözlerin cennet görmez çekip gidersem.

 

Dilek Soyak

 

Serhat Çakın

 

İLK AŞK

 

İlk Aşk, ünlü Rus Yazarı İvan Turgenyev’ in en önemli yapıtlarından biri olup, bugün de canlılığını, güncelliğini koruyan, akıcı ve canlı bir üslupla yazılmış, sürükleyici bir romandır. Bu roman, kısalığına rağmen sürükleyici ve düşündürücü içeriğiyle günümüzde de etkisini sürdüren, bir solukta okuyacağınız, okuduktan sonra tekrar göz atmak isteyeceğiniz, okuyucusunu hızla akan bir nehrin suları gibi başka bir dünyaya alıp götüren bir yapıttır. Eserin en önemli özelliği; aşk üzerine, aşkın gerçekte ne olduğu ve ne olamayacağı konusunda bizi düşünmeye yöneltmesidir. Ayrıca eserde ilk aşkını yaşayan genç bir insanın bu sarsıcı duygunun nasıl etkisine girdiği ve bu duygudan nasıl etkilendiği de çarpıcı bir dille anlatılmaktadır. Bu yüzden bu yapıt, ilk aşklarını yaşayan ergenlik çağındaki gençler içinde okunması, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir yapıttır.

Eser, Moskova yakınlarındaki Neskuçnoye Kasabası’ndaki bir yazlıkta ve çevresinde geçmektedir. Eser’ in kahramanı olan Vladimir (eserde sık sık Woldemar diye geçer), 16 yaşında sınavlarını verip, üniversiteye gitmeye çalışan, doğayla içi içe olmaktan, atıyla dolaşmaktan, şiir okuyup coşkun duyguların seline kapılmaktan kaçınmayan bir gençtir. Annesi ise oğlunu sık sık yeterince ders çalışmadığı için uyaran, önceliği sınavlarına vermesini salık veren günümüz Türkiye’ sindeki lise çağındaki çocuklarını sınavlara hazırlayan ebeveynleri andıran, eşiyle de sık sık tartışan bir kadındır. Vladimir’ in babası ise yakışıklı, dinç görünen, yaşamdan zevk almaya çalışan; ama evliliğinden memnun ve mutlu olmayan, karısını da fazla sevmeyen, bu yüzden de onunla fazla ilgilenmeyen, sık sık dışarıda dolaşıp, macera arayan, çocuğuyla ilgilenen; ama bu ilgiyi sınırlı tutan ve onunla arasına çoğu zaman mesafe koyan bir adamdır. Adamın karısına olan bu ilgisizliği o dönemde Rusya’ da da yaygın olan evliliğe genellikle ailelerin karar vermesinin ve evliliklerdeki monotonluğun bir sonucu olarak gözükmektedir.

Böyle bir ailede yaşayan Vladimir, günün birinde yazlık evlerinin yanına yeni taşınan komşuları olan Prenses Zasekina’ nın kızı Zinaida ile tesadüfen kırda karşılaşır. Yanındaki erkek arkadaşlarıyla oynayıp şakalaşan kendisinden yaşça büyük olan yirmi yaşındaki bu kıza âşık olur. Daha sonra onların evine önce aileyi temsilen nezaket ziyaretine gider. Daha sonra Zinaida’ yla tanıştıktan sonra onun arkadaşlarından biri olup onun evine sık sık gelir. Bu buluşmalar dışarıda da devam eder ve Vladimir, Zinaida ve arkadaşlarıyla çeşitli oyun ve eğlencelere katılarak Zinaida’ yı ve arkadaşlarını yakından tanır. Zinaida Vladimir’ le arkadaş olmasına, Vladimir ve diğer erkeklerin ilgisine rağmen hiçbirine gerçek duygularını açıklamaz ve aşkını ortaya koymaz. Gruptaki erkeklerle bir yandan özel olarak ilgileniyormuş gibi yapıp onlarda bir beklenti uyandırır; diğer yandan da onlara arkadaş muamelesi yapmakla yetinir; kimi zaman da onları küçümser, bazılarına da tepeden bakar. Bunun yanında onların ve Vladimir’ in aşkından ve ilgisinden yararlanarak onlarla oynar ve onları kullanır. Böylece aşk ve güzellik Zinaida’ nın elinde eski çağlarda olduğu gibi erkeklere ve başkalarına karşı kullanabileceği bir silaha dönüşür. Zamanla bunun farkına varmaya başlayan Vladimir bundan olumsuz yönde etkilenir; ancak buna rağmen kendini ondan uzaklaştıramaz. Çünkü aşkının gücü nedeniyle ve ilk kez âşık olduğu için bu durumu görmek ve kabul etmek istememektedir. Öte yandan Zinaida’ nın hayranları arasında karşılaştığı insanları da yakından tanıma olanağına kavuşur. Bunlardan biri olan Belovzorov sert görünüşlü, cesur, Zinaida için her türlü fedakârlığı yapabilecek; ama kendini ona layık göremeyen, onun yanında kendini ezik hisseden bir süvari subayıydı. Bu yüzden de ona duygularını açamıyordu. Bu ezikliğini cesur, atak davranışları ve güçlü görünümüyle ortadan kaldırmaya çalışır. Mavdanov ise yazdığı şiirleriyle Zinaida’ yı etkilemeye çalışan, onun duygularına hitap eden, edebiyata düşkün; ama soğuk görünümlü bir kişidir. Ancak Zinaida onun şiirlerini ilgiyle dinlemekle birlikte ondan fazla etkilenmemekte ve onu kimi zaman da küçümsemektedir. Luşkin ise onun arkasından konuşmakla ve kimi zaman onu eleştirmekle birlikte onu en çok seven insanlardan biridir. Ancak Zinaida’ yı en iyi tanıyıp bilen de odur. Genç Vladimir’ i gençliğini Zinaida’ nın yanında boşuna geçirmemesi, ona fazla ümit bağlamaması konusunda uyaran da odur. Bunu söylerken dürüst ve içtenlikli davranmıştır ve içlerinde en gerçekçi olanı da Doktor Luşkin’ dir. Kont Malevski ise yakışıklı görünüşüne rağmen, arkadan iş çeviren, sıkça yalan söyleyen, hile yapan, kibirli, kendini beğenmiş, insanda soğukluk ve öfke uyandıran bir kişidir. Bu özellikleriyle Malevski, günümüz Türkiye’ sindeki kimi medya ve basın mensupları ile politikacıları da andırmaktadır. Malevski’ yi iyi bir adam olarak gören Vladimir in annesine, rağmen Vladimir’ in babası da ondan hoşlanmamaktadır.

Günün birinde Malevski Vladimir’ i uyararak Zinaida’ nın geceleyin başka bir erkekle gizlice buluştuğunu ima eder. Baştan buna inanmayan Vladimir’ in içine düşen kuşku, onu harekete geçirir ve bir gece cebine koyduğu çakıyla komşuları olan Zinaida’ nın evlerinin bahçe sınırına geldiğinde orada Zinaida’ yla birlikte babasını görür ve büyük bir şok geçirir. Sonunda babasıyla birlikte kendi atını da kullanarak yaptığı bir at yarışında babasının Zinaida’ yla evlerinin penceresinde buluştuğunu ve Zinaida’ nın babasıyla ilişkisi olduğunu öğrenir ve onu bırakmaya karar verir. Zinaida, Vladimir ve gruptaki diğer erkeklere göstermediği yakınlığı ve ilgiyi Vladimir’ in babası Piyotr’ a gösterir. Çevresindeki kendisine hayran tüm erkekleri küçümseyen, kimi zaman onlara tepeden bakan Zinaida Piyotr’ un kendisini kırbaçlamasına ses çıkarmadığı gibi ona daha çok sokulur. Bütün bunlar Zinaida’ nın aşk değil güç ve iktidar peşinde koştuğunu, aşkı da bunun için bir araç olarak kullandığını, bu yolla başkalarını da egemenliği altına almak istediğini göstermektedir. Ancak Türkçe’ deki ‘’El elden üstündür ‘’ deyiminde olduğu gibi Zinaida’ da kendisinden daha güçlü olan ve görünen Vladimir’ in babası Piyotr’ a boyun eğmekten kaçınmamaktadır. Böylece güç ve iktidar peşinde koşanların, kendilerinden daha güçlü olanlara boyun eğeceğini ve onlara yaslanacağı gerçeğini ortaya koyduğu gibi, kimi insanlarında güçlü gördükleri insanların peşinden giderek, aşkı da bunun için kullanarak asıl aradıkları şeyin aşk değil güç ve iktidar olduğunu, ya da ondan yararlanmak olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da bizi aşk üzerinde daha çok düşünmeye zorlamaktadır. Aşk karşılık beklemeksizin duyulan bir sevgi ve hayranlık duygusu mudur? Yoksa güç ve iktidar için kullanılan, ya da fayda ve çıkar sağlamak için kullanılan bir araç mı?

İlk Aşk, Dostoyevski’ nin Beyaz Geceler öyküsündeki gibi bir aşktan bahsetmektedir. Ancak Beyaz Geceler’ de saf ve temiz bir aşk, gerçek sevgi ve fedakârlığa dayanılan bir aşk anlatılırken, Turgenyev’ in İlk Aşk adlı romanın da aşkın âşık olunan bir kişi tarafından nasıl bir araç haline getirilip kötüye kullanıldığı ve yüzeyselleştirildiği anlatılmaktadır.

 

 

 

İLK AŞK YAZARI: İVAN TURGENYEV

ÇEVİREN: Nihal Yalaza Taluy.

Varlık Yayınları A.Ş. : 11. Basım 2011  

 

 

KENDİNE SUSKUN DEĞİL

emeğin adresi
geleceğin damarı
motorlardan gelen ses
dümdüz eder dağları
o ki gülen gözü
umudu coğrafyanın
ne slogan ne pankart
yürekten bir soluktur
halkıyla omuz omuza
gençliği ile el ele
”ekin sanat”

kendine suskun değil
sevmediği saltanat
şiirin gözesi o
berrak yüzü siyasanın
kolları kelepçeli
ayakları zincirli
sınıfında dünyanın
yüreğidir çarpar
kırılan kananatlara
dağılan yuvalara umar
emeğin eli
edebiyatın dili
”ekin sanat”

ustalık tarihin bağrından gelir
amatörlük her devre iyi niyet
çeker çilesini yaşamın
acının ıstırabın her saat
sen ezilirken işsizken
nasıl olunur rahat
yüreğin durması
durması çarkların
işçi sınıfı için ebedi istirahat
olmaz olamaz kırar çemberlerini sömürünün
doğrunun firarisi
isyankarı direncin
tutar yolunu her şafak
işte adres işte umut
”ekin sanat”
Bekir Koçak

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

501 NUMARALI HÜCRE

‘’ BİR FİLİM BİYOĞRAFİSİ VE BENDEKİ ANISI ‘’

 

1966 – 1968 senesinde, Ankara Mamak ta bulunan, Ordu Foto Film Merkezin de ‘’501 NUMARALI HÜCRE’’ isimli filmin çekimleri yapıldı. Mehmet ALTUNBAY’IN senaryosunu yazdığı ve finanse ettiği filmin konusu ise şöyle; Mehmet ALTUNBAY S.S.C.B. döneminde Hava Harp Okulu Komutanı iken KGB’ NİN kendisi için idam cezası çıkartması, kararın arkasından iki arkadaşı ile birlikte Türkiye’ye kaçışı. Filmin rollerinin büyük bir bölümü Devlet Tiyatrosu sanatçıları tarafından üstlenildi. Cüneyt GÖKÇER, Ayten GÖKÇER, Şahap AKALIN, İlyas AVCI, Semih SERGEN, Tekin AKMANSOY, Gülsen ALNIAÇIK, Coşkun KARA, Muammer ESİ, Ferdi Merter FOSFOROĞLU, Azmi ÖRSES, sinema oyuncusu Atıf KAPTAN ve diğer sanatçılar filimde rol aldı. Dansları ve şarkıları Devlet Opera ve Bale sanatçıları canlandırdı. Filmin Yönetmeni Albay Nusret ERARSLAN. Müziği; Nevit KODALLI, Görüntü Yönetmeni; Gani TURANLI, Kamera; Yaşar KUTUN, Dekor; Refik EREN, Prodüksiyon; Ordu Foto Film Merkezi – KAFKAS Filim, Filmin Türü; Politik Tarihi Dram ve Macera. Film Türkiye de ve renkli olarak çekildi. 1966 senesinde çekimleri başlayan birinci bölümünün Afişini Kemal BÖRÇETİN çizdi ( Klişe Afiş 70 X 100 cm. Renkli ) Filim 1967 senesinde oynandı. Filmin ikinci bölümünün (İkinci Devre ) 1967 senesinde çekimleri başladı 1968 senesinde çekimler bitti. Filmin Galası 1968 senesinde yapıldı. İlave Film 1968 ve 1969 senesinde oynatıldı. 1968 ve 1969 senesinde ki afişleri Mehmet BAL Tarsus da çizdi ( İki değişik afiş, İkisi de Klişe Afiş 70 x 100 cm. Renkli )

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bendeki anısı ise şöyle; Rol aldığım,’’ İSTANBUL EFENDİSİ ‘’ isimli oyun Altındağ Devlet Tiyatrosunda oynamaya devam ediyordu. Bir senedir  ‘’501 NUMARALI HÜCRE ‘’ Filminin çekimlerinin yapıldığını biliyordum. 29.03.1967 tarihinde sabah erkenden kalktım,  Mamak da bulunan Ordu Foto Film Merkezine gittim. Bursa da oynadığım ‘’BEYNİMDEKİ ŞEYTAN ‘’ isimli filimde oynadığım rol den çok kameralar dikkatimi çekmişti.’’ 501 NUMARALI HÜCRE ‘’ çekilirken Kameraların çalışış şekline ve merak ettiğim her şeye bakacağım kafamda bir sürü soru var. Ordu Foto Film Merkezine gelince kapıdaki askerlere Devlet Tiyatrosu kartımı gösterdim çekim için geldiğimi söyledim. Beni Kostüm Odası olarak düzenlenmiş bir odaya götürdüler üzerime uygun bir kostüm bulundu (Rol; Rusya da yaşayan Türk köylüsü) sonra ayakkabı bölümümden ayağıma uygun bir ayakkabı aldım. Bana bir kostüm alma belgesinin ikinci nüshasını verdiler. Bununla aldığın kostümleri iade edeceksin, yevmiye ni de bu belge ile alacaksın dendi. Büyük bir barakanın içine girdim. Ben çekime davet edilmedim ama oyunu izlememin ve kameraları incelememin başka bir yolu yok. Çevreme bakınca rahatladım benim giydiğim kostüme benzeyen kostüm giymiş ona yakın figüran var. Film seti çoktan kurulmuş uzun zamandır çekim yapılıyor belli ki. O gün Şahap Beyin çekimleri varmış, Ayten GÖKÇER’LE olan bölümler çekilirken ben bir kenardan çekimleri izliyorum kameralara bakıyorum onun için oradayım filme katkıda bulunmaya oynamaya hiç niyetim yok. Derken ikinci çekimin hazırlıkları başladı. Şahap Bey Rus Gizli Servisi başı bir subayı oynuyor elin de bir kamçı karşısın da Türk esirler. Rolün bir bölümünde rol gereği Şahap Bey Türk esirlerden birini kamçılaması gerekiyor. Figüranların arasında uygun birini bulamadılar. Rol biraz riskli vurulan kamçı tam yerine oturmazsa insanın sırtında hayatı boyunca kamçının izi kalabilir. Hastaneye gidip gelme de ayrı bir konu etrafa bakarlarken beni gördüler. Ben çok tecr

 

tecrübeliyim ya! Ayhan buradaymış dendi. Hiç sesimi çıkarmadım. Hemen sırtıma kamçının vuruş şiddetini azaltacak bir aba kondu. Şahap Bey rol gereği Türk esirlere hakaret ediyor benim önüme gelince de kamcıyı sırtıma hızla vuruyor. O tam elini kaldırdığı zaman benim hemen sırtımı dönmem lazım eğer uyumlu hareket edemezsek kamçı canımı epey yakacak biliyorum.  Bir iki prova yaptık Şahap Bey’i Devlet Tiyatrosundan tanıyorum ama hiç karşı karşıya gelmemiştik. İkimizde biraz tedirginiz derken reji asistanı tahtayı çıtlattı. Her şey planlandığı gibi gitti,  hiç bir şey olmadı Şahap Bey elindeki kamcıyı çok ustaca kullandı bende sırtıma kamcıyı yedikten sonra rol gereği ona sertçe baktım fakat Şahap Bey benimde rol yaptığımı unuttu ona kamçının vuruş şiddetinden dolayı sert baktığımı zannetti. Çok iyi bir sanatçı ve çok kibar bir insan olduğu için de tedirginliği geçmedi en az üç defa ‘’ Bir şey olmadı değil mi ‘’ gibi sorularla hatırımı sordu. Sonra çekim bitti. Aldığım kostümleri iade edip oradan ayrıldım. Kostüm teslim belgesi hatıra kalsın diye yevmiye mi de almadımDaha sonra kameralar için birkaç çekime daha gittim ama tecrübe kazandığım için çekimleri izlemek için geldiğimi söyleyerek içeri girdim. İşte ‘’501 NUMARALI HÜCRE’’ filminin çekimlerinin bendeki anısı bu kadar. Daha sonra 04.06.1979 – 29.06.1979 tarihleri arasında TRT-Radyo- Televizyon Dairesi Başkanlığı TRT. TV. Eğitim Merkezi Müdürlüğü     ‘’Film Kameramanlığı‘’  kursuna katıldım, katılma belgesi aldım. Kameraman oldum.

‘’501 NUMARALI HÜCRE’’ filmi büyük emeklerle çekildi ve kadrosunun çok kuvvetli olmasına rağmen Türk seyircisinden yeterli ilgi’yi görmedi, daha sonra edindiğim tecrübelerle bunun nedeninin senaryonun bir dramaturg tarafından düzenlenmeyişine, senaryonun uygulanışında ve bölüm bağlanışlarında hatalar bulunmasına, çekimi yapan kameraların yetersiz oluşuna bağladım. Yinede Film, Türk Filim tarihindeki yerini aldı.

Bana göre İnsan hayatı çabaların yanında tesadüflerle de bağlıdır veya biz öyle zannederiz.

Not; Filimle ilgili yayınladığım Afiş resimleri Milli Kütüphane koleksiyonundan, diğer her şey kendi koleksiyonumdadır.

 

 

 

VEHBİNİN KÖFTECİSİ

 

Akşamı zor ettim

Hep seni düşündüm

Rakı içeceğim

Köfte yiyeceğim

Haydi kur masayı

Hazırla köfteyi

Köften için söylüyorsam

Namerdim

Tek aşkımsın vallahi

Bak bu gün yine

Mahkemem vardı

Okudu hakim kerrakeyi

Belli olmaz

Yine ceza yerim

Düşürür yerlere

Zaman seviyeyi

Laf çok uzadı güzelim

Haydi bekletme Vehbi’yi

Al şu yirmiliği de

Yedir artık köfteyi

 

Ayhan Hüseyin ÜLGENAY

26.07.2013

SIMSIKI TUTTUM BİLEKLERİNDEN

 

Mercan Civan

 

Haberin var mı; geceyi bekleyişimi, mehtabı suya düşürüşümü, hasreti gözyaşımda biriktirişimi, uzanıp sonsuzluğa bulutları yakalayışımı biliyor musun?

Işıltıları kucaklayıp toz zerrecikleri halinde gökyüzüne

yıldız yıldız serpiştirişimi gördün mü?

 

Dalmışım. Dalıp gitmişim yazdıklarına. Kimbilir kaçıncı kez okuyorum… Hoş geliyor, içime işliyor kelimeler. Cemal Süreya’nın sözlerini hatırlatıyor:

“Ben senin sevgilin, eşin, baban, ağabeyin, arkadaşınım. Biri bitse biri kalır. Seni hiç bırakmayacağım.” Yol alıyorum, “Aynen sen kokuyor yazıların. Bazen buruk, bazen kıvrak, bazen yanık. Bazen de sevgi seli.” Aşkın bardağına katıyorum onları… Hele hoşnut, hele esin…Gökyüzü gibi emsalsiz…

Bütün bu hareketler sonsuz, biliyorum. Bir yanardağındayım, seninle yaşamak bir başka güzel. Duyguların adamı… Seninle yeniliklere hep varım…Anlat, yaşat yeni sözleri, hep yenilikleri… Sesin gürül gürül hayat veriyor. Sözlerin zekice, sınırsız; sabaha kadar doyumsuz dinlerim, ömrümce dinlerim. Yanında olmak, dokunmak… Bir sabah seni yanımda bulmak ve bir gemiyle denizin çalkantılarında ilerlemek isterim sevgi diyarlarına, mercan adalarına…

Ben kadınım; heyecanları başıboş bıraktığım için ve çiçekler dilediğince açsın diye kadınım ve şarkılarım yankılandığı için, nakaratlarında aşkları yaşlandırdığım için, çok sevdiğim için kadınım.

 

Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri

Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle

Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor – acaba?

Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz

Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz

Ama biliyorsunuz ki gene de

Hepimiz, işte hepimiz

Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

. . .

Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz

Biz bu tavanı bilmeden eski rengine boyuyoruz

Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor – acaba?

Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz

Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz

                                                                     kapılarımızı

Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin

Kim bilir, belki de biz

Tanrısıyız en olunmaz şeylerin. (E.Cansever)

 

Haberin var mı; geceyi bekleyişimi, mehtabı suya düşürüşümü, hasreti gözyaşımda biriktirişimi, uzanıp sonsuzluğa bulutları yakalayışımı biliyor musun? Işıltıları kucaklayıp toz zerrecikleri halinde gökyüzüne yıldız yıldız serpiştirişimi gördün mü? Bahar yaklaşırken özleminle karları eritişimi, ırmaklardan deryalara döküşümü, deryaları aşka dönüştürüşümü gördün mü? Rüzgârı sana duyduğum sevgimle ısıtışımı, baharı uyandırışımı bilir misin?

 

Damlardaki kar, saçaklardaki buz,

Kanı kaynayan suya dar geliyor.

Haberin var mı? Oluklardan sonsuz

Akan su sesinde bahar geliyor.

 

Duy güneyden estiğini rüzgarın;

Göreceksin neler olacak yarın.

Yuvada çırpınan yavru kuşların

Uçmak hevesinde bahar geliyor.

 

Sen baharla geleceksin biliyorum, mutluluk seninle gelecek. Bu inançla coşkuluyum; mutluluğu sımsıkı tutum bileklerinden!…

 

 

KIRMIZI TANGO

 

                 Hişt hişt aşka mı düştük yoksa?

 

Ürkek, çekingen, tereddütlü bakışlar
şölene davet eder gibi
Kırmızı bir tangoya davet ediyor bizi
Çoktan maziye karışmış anılar
Şimdi kollarda heyecana dönüşmüş
Buluşmanın sadeti sarıp sarmalamış bedenleri
Mutluluk yüreklerden dolup taşmış
Bu bahar akşamında aşkın büyüsüne tutulmuş
Tango bitmesin, bu kırmızı tango…
Hişt hişt, aşka mı düştük yoksa?
Aşık olmaktan korkma!
Mor ya kırmızı bir sonatın
semalara yükselen melodisinde
Bu tango semalarda devam etsin, perde kapanmasın.
Bir kızıllığın içindeyiz, rüzgarlardayız
Rüzgarlar kırmızı esiyor; ufuklara kırmızılık hakim,
Dudaklar, hiç yaşanmamış duyguların
sihirli sözlerini fısıldıyor
Bu sözler bedenin kırmızı dünyasına hakim…
Bizden önce de vardı duygular
Rüzgar yine esiyordu ve dolunay yine vardı
Yürekler coşkuluydu yine
Yine sonatlar, tangolar vardı
Ama kırmızı değildiler, havalar kızılımsı değildi
Bulutlar duygu dolu damlacıkları yüklenmemişlerdi
Ve kırmızılık böylesine çığlık çığlığa değildi…
Zaman durmuş; unutulmaz bir dansın büyüsünde mevsimler durmuş
Kalbin nabzı şimdi dudaklarda
Kırmızısında dudakların
Bu gizemli gecede nefesler durmuş
Aşkın kırmızısı sarmış bedenleri
Sonatın kollarında dalga dalga…
Yükselmişiz, yıldızların içindeyiz
Yıldızlar ellerimizde
Yıldızlar kollarımızda
Ve yıldızlar altın çisentileriyle gözlerimize yansımış
Kalbimiz tangonun melodisiyle durgunlaşmış
Yavaşça çarpıyor, ağır ağır…
Ha durdu ha duracak
Nefesler tangonun melodisinde tutsak
Ve nefesler durgunlaşmış
Ha kesildi ha kesilecek…
Biraz sonra şafak sökecek
Dünyamızı sarmalayan kırmızı tangoyla rüyamız
Ha bitti ha bitecek…

 

Mercan Civan

Şeref Öztürk

 

MAVİ MELEK

KARA KURU KARAKIZ

 

Sevgili Mavi Melek; Bil ki çok zor benim için bundan sonrası.

Su kadar demiyorum, hava kadar elzemdin yaşamım için. Bütün sorunların benden kaynaklandığına inandım. Ne zaman şemsiyene sığınmaya kalksam, sırılsıklam, al kan oluyorum kirpiklerine saklansam.

Bir gün bile küs duramazdık, üç hafta aramayacağın kadar ciddi kazalar yapmaya, cezaları hak eder olmaya başladığımı fark eder oldum.

Tam unutmanın pansuman tedavilerine geçiyorum derken, ummadığım yerlerden gelen darbeler, şarapnel gibi açıyor, kanatıyor yaralarımı.

Bir sevda sarhoşluğu anımda değil, seni hiçbir şekilde kaybetmeyi göze alamazdım. Yaşamımın ikinci baharında toprağımın bereketli olmasından değil, yüreğime ektiğin tohumlar en verimli hasatı almamı sağladı. Hiç böyle zengin duygularım olmamıştı.

Bağışladığın zenginlikler ömrümün tüm karanlıklarını aydınlatacak güzel anılar, hoş hatıralar, biber lezzetinde acılar, tatlı yaralar ve tükenmesini düşünemeyeceğim dostlukların korunması görevini yükledi yüreğime. Tanışmamızı sağlayan dostlarımız, telepati frekansımızın koordinatlarını, gelişmelerin boyutlarını kestiremezler. Yüreğimdeki rap rapları darbeler sürecinden geçen 68 kuşağının yurtsever bir sevdalısı olarak aynı endişe ve heyecanla yaşamıştım:

Hayatımda yaşayabileceğim en büyük devrimi yüreğimde yapmayı başaran gönül anarşistimsin. Bizim kuşağımız sadece dram yaşamadı, acıların kendisiyle kucaklaştı… ‘Sevgili’nin baş harflerini ağaçlara kazımadı.
Bir nesil susturuldu, susmayı öğrettikleri için. Hastanelerde ki ‘SUS’ işaretinin aksine susma diyenlerdensin… Bedenlerimiz kadar ruhlarımızı da sağaltıyorsun. Yaşadığım hiç bir şey seni insanı sevmekten alıkoyamıyor. Şeklen yaşadığın ataerkil toplumda, anaerkil başkaldırının bayraktarısın.

Bel ki, senden çok, direnen kavgacı bir o kadar sevecen yüreğine tutkulu esaretim. Çok yanarım, kahrolurum seni üzersem, kırarsam… Asıl korkum; özel alanlarına düşürdüğüm patlayıcıların yarattığı tahribatı daha da büyültmeden nasıl onaracağımı bilemeyişimde saklı.

Uzağında kalmak, yüreğimin hasretinde tutmak zorunluluğu doğdu benim için.

Bitmeyen kavgalarımız, sevdalarımızdı. Her kavgamız biraz daha kaldırdı sınırları aramızdan… Ayrılışlarımızı, kavgalı kopuşlarımızı özlemeye başlamıştım. Kendiliğinden barış doğmuştu, uğruna savaşılmayan barışların ömrü kısa olurdu… Hüzünlenmiştim, kopacak kıyametin acılarını, ayak seslerini duyar gibiydim ta derinlerimde.

İlk karşılaşmamızı anımsarken zorlanmıştım. Fiziki özelliklerinden haberdar değildim, boyun bosun yüzün yoktu… Bir tek şey biliyordum… Acıların erken olgunlaştırdığı tatlı bir çocuk simâsıydı göreceğim. Kara kuru kara kız. Yaklaştıkça irileşen, baktıkça kaybolabileceğim derin bir göl gibi esrarengiz buğulu koyu ela gözler. Herkesin ilk bakışta fark edebileceği sihirli bir tebessüm, yol yorgunluğunu ve elmacık kemiklerine gizlenen sağ yanağındaki gamzede saklanmayı başaran hüzün çukuru.

Kucakladığımda yere bırakırsam uçacak sandığım cılız bir beden.

Yıllardır birbirimizi bekliyormuşçasına samimi bir kucaklaşma, bu kadar yakın duymak, yakın hissetmek, öbür yarını bulduğunu sanmak. ‘Susmak bazen çığlık atmaktır.’ ya işte öyle bir hal, yarımların bileşkesinden nasıl bir hilkat garibesi bütün oluşacaktı?

Aradaki çeyrek asır’a rağmen.

Hemşehrilerinin tanıdığı düş gezgini, yurt sevdalısı, çılgın bir serüvenci, bohem bir edebiyat dostu, Vefalı ve uslanmaz bir hümanist… Görmeden tanımadan hakkımda bildiklerin bundan ibaretti.

İstanbul’a gelirken ‘Yollar kardan kapalı dilerim beklediğinize değer dost olurum’ diyordun. ‘Ben bahar çiçeklerini yüreğimde getiririm’ demiştin. Beklemek işim, hasret aşım, dostlara duyulan özlem yoldaşım oldu hep. İstanbul’a gelirken evinde bıraktığın ne kadar dert, tasa, sıkıntı, endişe, kaygı varsa almadan gel, bizde hepsi var demiştim.

Çözülmemiş bulmacanın bir sürü karesi boş,doldurulmak için seni bekliyor. Gel kendin oku, yukarıdan aşağıya, soldan sağası yok, hep soldan daha sola bir işaret levhası seni bana getirecektir… Çözülemediği sürece de kimliksizliğiyle yaşayan sıradan bir adam olarak kalacak…

Oysa kareler doldukça sıfatlanacak ete kemiğe, sevdaya dostluğa belki de aşka bürünecek. Kendi kimliğini bulan biri olacaktı. ‘Evinizin ve yüreklerinizin kokusunu alıyorum, ne bileyim özlüyorum işte, yüreğimi sabah evde unutmuşum ben gelene kadar ona iyi bakın’ diyordu bize çektiğin telefon mesajın. Söz vermiştim yüreğini sıcak tutacağıma.’ Yüreğin yüreğimin yanındaydı, giderken ikisini de götürmüşsün’ diyebildim sadece sana. Gel tepeden tırnağa bize şekil verebilirsin, bizi değiştirebilirsin, sevebilirsin, nefrette edebilirsin, küsebilirsin fakat darılabilirsin demedim… Çünkü, o boyuta taşımadım dostluklarımı, ilişkilerimi. Aşktan büyük dostluklar ancak aşka hamallık ederler. Yürek çıkmazlarında kaybettiklerimizi ana caddelerde aradık durduk. İyi ki cezalandırdın, infaz hakkını yargısız kullanmadan. Aldığım cezanın, koptuğum sevdadan ağır olduğunu sanmıyorum.

Ona rağmen korktum senden, kendimden, tutkularımdan. Ya senleşmedeydim gittikçe ya kendimden vazgeçmede… Oysa ikimiz, birbirimizi tanıdığımız halimizle sevmiştik.Yarımlardan bütün olur öğretilmişti bizlere. Çeyreklerimizin eklenmesiyle barışıklık benzeşmeye taşıdı bizi.

Farklılıklarımızı seviyorduk. Farklı olmanın ayırtına varamadık, farkı kaçırdık. Ben o kara kuru kara kızı, hâlâ kollarımın arasında kucakladığımda bırakırsam uçacak sandığım cılız bedeni, o derin bakışları ve bana benzemeyen farklı yanlarını seviyorum.

Bil ki; çok zor benim için bundan sonrası. Benzeşmekten korkarken bütünleşen yüreklerimizi eşit olarak paylaşacabileceğimizi sanmıyorum!

O güzel yüreğin parçalı ve yaralı bölümünü ben alacağım.

Diğer yarısında da ebediyen gölge gibi kalacağım.
Hoşça kal Mavi Meleğim. Kara kuru kız hoşça kal.

 

Diydem Deniz KOÇ

MAVİ MEZAR

 

 

Güneş daha uyanmadan kavuşurum sevdiğime. Mavi gömleğini aralayarak, kokusunu içime çeke çeke süzülürüm. Ben ilerledikçe o açılır, o açıldıkça ben küçülürüm. Gecenin içinde yankılanır sesim. Hissediyor musun? Yavaşça soğuk bir rüzgâr esiyor, kemiklerime renksiz bir dövme gibi işleniyor. Üzerime gelen şu dalgayı görüyor musun? Nasıl küçük bir ceylan gibi zıplattı beni havaya. Ama nasıl da sertçe geri düştüm. İşte tam bu esnadaki sarsıntıdan motorumdaki iyice gevşemiş olan o vida yere yuvarlanıp, köşedeki küçük delikten suya düştü. Aylar süren bakımsızlığımın izleri kaderime dem vurdu adeta. Fark etmedi Kaptan. Yine her zamanki gibi ufka bakarak çekiyor sigaranın zehrini derinlerine, derya kuzuları ayaklarımın dibinde etrafa kaçışıyor, ben hastalanıyorum. Bu arada adım Engindeniz. Tanıştığımıza çok memnun oldum.

Bu sabah sessizce ilerlerlerken yolumda bir kalabalık gördüm. Titreşimler yayılıyordu suyun derinlerine. Kalabalık bağırıyor, ağlıyor, anlamsızca söyleniyordu. Hissettiğim ses, sadece bir uğultuydu. Neden bu haldeler merak edip yanlarına gittim hemen. Birden etrafımıza ipten bir duvar dolandı ya da bu ip hep vardı da ben yeni görüyordum. İlerleyemiyordum. Gerçi hiç birimiz ilerlemiyorduk. Bir süre sonra daha korkutucu bir gürültü daha hissettik. Ürktük. Birden yukarı doğru hareket etmeye başladık. Su hızla geçiyordu pullarımın arasından, gıdıklanıyordum. Sularla birlikte çekiliyor, çekiliyorduk dünyamızdan. Nefes almakta güçlük çekiyorduk.

Her bir kulacında havaya umut yayılarak çekiliyor ağ yavaş yavaş. Denizin üzerinde gümüşi bir parlaklık beliriyor. Gördükçe seviniyor diğerleri. Hepsi çığlık çığlığa kanatlarını neşeyle çırpıyorlar. Yüzeye çıkıyor balıklar. Gözleri kamaştırıyor. Dalıyorlar hızla, en güzelini kapıyorlar. Bense yine Engindeniz’in demirinde, her zamanki gibi onu gözetliyorum. Ağzından çıkan buharı, ağları çekişini, gülüşünü, bana bakışını… Diğerleri bana kızıyorlar, küfrediyor, aşağılıyorlar. Duymuyorum. Sessizce bekliyorum onu. Çünkü o diğerlerinden farklı, biliyorum. Balıklar dökülüyorlar güverteye, can havliyle çırpıyorlar kuyruklarını. Yüzünde tebessüm. Onu böyle gördükçe çok mutlu oluyorum.

Beş bin yıl öncesinden kalmadır benim işim. İtina ile ağ atar, ağ çekerim. Sardalye, hamsi, levrek, orkinos, uskumrular… Başımda gri, beyaz kahkaha atan kılavuzum martılar ben ağı çekildikçe dalıp suya nasiplerini kapar. Heybemiz açıldıysa kısmetiyle, dolar tekneye deryanın kuzuları, oynayarak kapanırlar ayaklarıma. İşte o an yüzümde derinden bir mutluluk ışıldar. Her çırpınış beni bana hatırlatır yeniden. Sonra o aklıma gelir hemen döner bakarım kıç tarafa ve yine onu beni bekler bulurum. Sessizce. Kafasını yana çevirir, beni selamlar. Tüyleri parlar ışıl ışıl. Gözlerinde neşe. Keder beyazı. Daldırırım hemen elimi balık havuzuna, doldururum avucumu alabildiğince. Sonra beni yalnız bırakmayan yoldaşımın önüne atarım usulca, sessizce onu izlerim. Hüzün kaplar sol yanımı. Ağlarım.

Sevgiyle önüme düşen balıklara titrek adımlarla yanaşırım hep. Balıklarda elinin kokusu. Yüzümde sevdamın canlılığı. Sevgiyle bakarım gözlerine. Gölgesinde dinlenirim sevdiğimin. Rüzgâr esiyor arkadan serin serin, saçları uçuşuyor havaya. Gözlerimde umudun ışığı beliriyor. Daha ne isteyebilir ki zaten bu küçük bedenim?

Onu kaybettiğim günden beri yüreğim sadece bu esen rüzgâra göre atıyor benim. Oysa onu ne çok özledim. Kafasını yana çevirerek bana bakışını, ışıldayan iri gözlerini. Tıpkı şu masum martı gibi. Beni bekleyişi. Sabredişi. Ağabeyimin düğününü, babanın cenazesini. Askerliğimi… Bu fotoğrafta yetmiyor ki bana. Neden dinledim diğerlerinin sözünü bilmem. Bırak nişanlasınlar, bir ayın kaldı, bekle, yakma askerliğini, gidince kaçırırsın olur biter. Kaçıramadım işte. Olmadı. Yapamadım. En çok kendi kendimle konuştum bugüne kadar ama hep başkalarını dinledim. Bu nedenledir ki ölene kadar aynı cezaya çarptırılmış bir mahkûmum artık.

Zaman geçiyor susuyor balıklar. Sonra kesik kesik almaya başlıyorlar nefeslerini, kulakçıklarını ağır ağır inip kaldırarak bu aleme el sallıyorlar. Gidiyorlar başka âleme doğru, yok oluyorlar. Geri dönüş yoluna hazırım. Güneş tepemde, etraf sıcak. Sürtünmeden iyice kızan keskin çeliğin nefesini ensemde hissediyorum. Sessim hırıltılı çıkıyor, hastalığımın alameti yayılıyor havaya. Fark etmiyor. Sen duyuyor musun? Aylardır bizi yalnız bırakmayan martı tepemde dönüp duruyor. O bile anladı durumumu ama kaptanın aklı kadınında çekiyor yine sigaranın zehrini derinlerine içi daha da kararıyor. Gözleri suya sabit, kaderin dehlizlerinde dolaşıyor. Çok yoruldum. Sahile zor varırım bu gidişle. Günlerce uzak kalacağım sevdiğimden, biliyorum ama hiç bir şey yapamıyorum.

Oğlum, yavrum, kadersizim. Kömür gözlü yaverim. Madem teknen bozulduğu için mecburi tatildesin ağabeyine gidelim diyorum. Nefes alırım biraz, nefes alırsın. Hem bir hafta ne ki, göz açıp kaparsın biter. Bırak şu martıyı, bir hayvan o sonuçta. Sabah senin teknen, akşam bir diğerinin ki dolanıyordur. Olmadı kendi avlanıyordur. Şu senin duygusallın da hiç bitmez zaten. Ben aç kalırım o kalmaz. Korkma. Senden benden sağlamdır o. Biliyorsun ne acılar çekiyor bedenim. Aynı duvarlar, aynı yüzler ruhumu karartıyor. Belki moralim düzelir. Bir martı kadar da mı yok ananın değeri?

Sevdiğim yok, yalnızım. Bu nedenle kalbimin içinde yaşıyorum günlerdir. Hafızamın kasvetli harabelerinde dolanıyorum. Derin düşüncelerin bağımlısıyım artık. Gidebileceği her yeri dolaştım. Yoruldum. Yaşam yolunda kanat çırptığım saatlerim azaldı. O Engindeniz’in hastalığı ayırdı bizi biliyorum. Açım, hastayım, kederliyim ama geleceğinden de umutluyum hala. Diğerleri gülüyor halime, kızıyorlar bana. Ayağıma o kanca battığı günden beri birlikteyiz onunla. Günlerce nasıl sevgiyle baktı bana unutur muyum diyorum. Duymuyorlar. Gel bizimle başka tekne mi yok diyorlar. Bu seferde ben onları duymuyorum.  Sadakat ipini doladım boynuma çekiyorum var gücümle. Onu bekliyorum.

Ağabeyimden, yengemden, annemden ve diğer tüm kalabalıktan kurtuluş günüm bugün. Bir haftalık sürgünün bitti. Kimsesiz, sessiz, sevdiğim kokusunu içime çekemediğim günler geride kaldı. Sevinçliyim. Yuvama dönüyorum. Koşarcasına açılıyorum denizime, ona doğru yol alıyorum.

Hiç güç harcamadan mı uçabiliyorum bugün yoksa ruhum gövdemden mi kaçıp gidiyor. Bilemiyorum. Rüzgâr geçiyor tüylerimin arasından bir nebze de olsa rahatlıyorum. Ne oldu? Islandım mı ne? Ne kadar da soğukmuş su. Gün ışığı da gittikçe azalıyor. Umutsuzluğun verdiği bir sakinlik kapladı kalbimi. Hiçbir şey göremiyorum, gücüm de kalmadı çırpınabilecek kadar. Aaa! O da ne! Bu o resimdeki kız. Kaptanın resmindeki. Kucağı ne kadar da sıcak. Teni de o kokuyor sanki. Cennet mi burası yoksa? Ben mi öyle hissediyorum.

Gökyüzü bulutlandı. Her yer gri. Ağı boşluğa çekiyorum. Başımda dolanan martılar hemen benle münasebeti kesiyor. Hızla arkamı dönüyorum. Yok. Dün gece ağı atarken de yoktu, şimdi de yok. Küstü mü, hasta mı, öldü mü? Bilmiyorum. Resimi alev alev yakıyor parmaklarımı. Bende onun gibi kendimi sulara bıraksam diyorum içimden. Kavuşsam ona. Açsam prangamı, atlasam suya, sarılsam, kokusunu içime çeksem, rahatlasam. Yine beni benle bırakmayan telefonum ve bencillik abidesi annem. İlaçları, üç ekmek, bir de yoğurt. Akşam yedi gibi getir bekletme. Tamam diyorum. Anlaşıldı. Ama artık farkına varıyorum ki ben ne balıkçıyım, ne vefalı bir oğul, ne fedakâr kardeş ne de sadık bir sevgili. Ben mavi mezarın başında bekleyen siyahi bir kuzgunum, tükenmeyen ömürlü.

 

 

 

KADIN VE SERÇE

 

gözlerim yeşil

içinde serçeler

bakıra çalıyor

kanat çırpınışları

 

dört elle sarılmışlar

hayata

kafeslere kapatılmış

kadınlar

 

savaş miğferleri

takmış kara adamlar

serçelerin

kesilmiş çığlıkları

 

aynı hayalin

uçuşunda

kadın ve serçe

 

ellerimde dikenlere

takılmış serçeler

kanıyor yaraları

 

çarpa çarpa şehirlere

yalınayak

rüzgâr fısıldar

aldatışlarıyla

 

aç göğsünü istanbul

gel öp yaralarımı

 

Buse Ellidört 

İZMİR SPAZMI 

 

O yaz akşamı saat sekizde,
Konak tümden acıya kesiyordu,
Gün batıyordu Ege’ye komşu pencerelerde,
Evler turuncu alevlerle kıvılcımlanıyordu,
Deniz sonsuzda gökyüzünü öpüyordu,
“Ufuk” der ya birileri oraya Türkçe’de,
Bulutlar şiddetli sancılar hissediyordu,
Nasıl dehşetli bir buseydiyse bu,
“Ufuk” dedikleri mosmor görünüyordu.

O yaz akşamı saat sekizde,
Karataş’ta kalemi elimden düşürmüyordum,
Çok bilinmeyenli bir denklem içindi ekseriyetle,
Ve bazı hiç bilinmeyenli şiirler yazıyordum,
Senle beni toplasam ” biz ” etmiyordu,
Senden beni çıkarsam yine ” sen ” kalıyordu,
O yaz akşamı saat sekizde,
Hiç tanımadığım pencerelerde rengarenk yanıyordum.

Şimdi kuş bakışı bakınca kilometreler var aramızda,
Oysa düş bakışı bakınca bir anı uzağımdasın.

 

Deniz Dağdelen Düzgün

 

 

 

BUĞDAY SAPLARI

 

Bilmiyorum nasıl savruldum gamzelerine

Hangi meltem dağıttı toprağına

Döküldüm gamzene görünmez avuçlarla

Asılı kaldı o dutta beni taşıyan çuval.

 

Gün ışıdı zülfünün ucundan

Bir sulusepken savruldu ekilişime

Konya ovasından geniş gamzelerin

Bildiğim sana savrulmuşum, sevmişim.

 

Terlememiş iki koca öküz, gözlerin

Tapan çekti üzerimizde

Biz karışırken birbirimize

Yalnızca seni sevdiğim aklımda.

 

Doğuyordu zülfünden günışığı

Göğsünden fırladı sayısız başak

Namluya benziyordu buğday sapları

Bilinmedik bir değirmene döküldük.

 

Bir saç üzerinde unduk, ekmektik

Nar gibi kırmızı ateş sevdamız

Ne dudaklarımız söndü, ne sözümüz

Sevdaydı, ateşti, topraktı özümüz.

 

Mustafa Söylemez

Birsen Aşık

 

FİLMİN SONU

 

Öldüm. Durup dururken oldu bu. Akşamdı ve gökyüzü, sadece gökyüzü, henüz kimsenin haberdar olmadığı, belki olsaydı da aldırış etmeyeceği ölümüme ağlıyordu içli içli. Sahiden.  O saatte sokakta dükkânını kapatan bir adamla, mantolarının içinde kaybolmuş iki kadın vardı sadece. Her şeyden habersiz iki kadın, kendi yaşamlarına ya da ölümlerine yetişme derdindeydiler. Beni tanımıyorlardı bile. Bir kez olsun karşılaşmamıştık, ne bir vapurda yan yana düşmüşlüğümüz vardı ne de uzayıp giden bir kuyrukta. Komşum olmadılar, bir kandil ya da bayramda kapımı çalmadılar, balkonda asılı çamaşırlarıma halılarını silkmediler evde olmadığımdan emin oldukları vakitlerde ve bir kez olsun kahve içmeye çağırmadılar.  Öylece gittiler. Yaşamımı olduğu gibi ölümümü de hiçe sayarak.

O akşam bütün bir günü televizyonun başında geçirmiştim. Benim gibi, hayatlarının değişmesini bekleyenlerin görüntüleri akıp duruyordu ekranda. Ben o görüntülerin içinde kaybolduğum sırada annem aradı,  ne var ne yoklardan sonra oğlumu sordu, babasında ve gayet iyi olduğunu söyledim. Sessizlik. Ah annecim, beni şu sessizlik denilen hançerle nasıl da ustaca nasıl da hiçbir yere kan bulaştırmadan, nasıl da kimsenin seni suçlayamayacağı bir iç kanamasıyla öldürdüğünü söylemiş miydim? Sessizliği imalarla, suçlamalarla bezeme hünerinden? Kocasını elinde tutamadığı gibi oğlunun da elinden gidişine seyirci kalan beceriksiz kız bu kadar sessiz bu kadar şahane anlatılır işte. Benim nasıl olduğumu sormuyorsun bile. Nasılsa biliyorsun değil mi.  Cinayet saatinden emin olmak istiyorsun sadece. Beni tam da bu yüzden aradın. İnan ki bilmiyorum anne. Bu şehirde cinayete kurulmuş yüzlerce saat olduğunu biliyorum da seninki hangisi diye sorsalar cevap veremem.

İkinci telefon kız kardeşimden, işim var mı diye sormak için aramış. Yoksa uğrayacakmış. Ona işim olduğunu söyledim. Çok işim olduğunu. Seyredilecek çok hayat olduğunu, benim işimin bu olduğunu ve belki de ömrümün buna yetmeyeceğini, ayrıca benim hayatımda görülmeye değecek bir şey olmadığını bu yüzden de uğramasına hiç mi hiç gerek olmadığını. Böyle söylemedim tabii.

Epeydir izlemeyi düşündüğüm bir film vardı, bugün son günüydü. Hangi film diye sordu. Filmin Sonu dedim. Güldü.

Kaldığım yere, televizyona döndüm: Ayrılmak istediğini söyleyen kadınların sokak ortasında, evlerinin salonlarında, okul çıkışında çocuklarını beklerken, baba evinde eskisinden daha iyi olmayacağını gayet de iyi bildikleri yeni hayatlarına alışmaya çalışırken öldürüldüklerine dair haberlerin hemen ardından henüz öldürülmeye layık bulunmamış kadınların onların yerini almak için stüdyoları aşındırdığı evlilik programlarıyla oyalandım uzun süre.

O gece belki bütün bu görüp işittiklerim belki de uzun bir zamandan beri ilk kez kendimi yalnız hissettiğimden tedirgindim. Açıklaması zor ama bir saatin tik taklarına benziyordu duyduğum tüm sesler.  Belki tam da karşı binadaki aile yıllardır provasını yaptıkları cinneti nihayete erdirmek üzereydi. Bakkala gönderip de paranın üzerini getirmeyen torununu,  sırf komşularına olan saygısından, sırf onları böyle üç kuruşluk meseleler için rahatsız etmeme adına apartman boşluğunda hortumla döven dede böyle bir cinnet öyküsünün başkahramanı olmaya uygundu pekala. Ve hortum, gelmeyen paranın üstü için değil sadece, bir türlü terbiyeli bir çocuk olamadığı için,  diğerinden kısa bir bacağa sahip olup topalladığı için, mahallenin diğer çocuklarıyla bir türlü geçinemediği için,  sürekli küfrettiği için, sofraya büyüklerinden önce oturduğu için, veli toplantılarında hep şikayet geldiği ve onları utandırdığı için, babaannesinin sandığında bunca yıl durmuşken bir anda kayboluveren küpeler için de inmekteydi çocuğun sırtına. Ve sonuncusu da böyle bir çocuk olup bu yaştaki dedesini yorduğu için. Çocuk bu sırada karşı koymayıp bir gece yarısı, o mahallede hiçbir kadının çıkmayı adet edinmediği bir saatte çıkıp gidiveren ve sokağın sonunda kaybolan,  yokluğu beceriksiz bir erkek eliyle balkona asılan yamru yumru çamaşırlarla tescillenen, bir gün yine gittiği gibi ssesizce dönen, balkona önce pantolonları, sonra gömlekleri boy ve renk uyumuna dikkat ederek itinayla asan kadını haykırmaktaydı: Anne

Oysa o kadının sessizce gitmeden önce dedenin bıraktığı boşlukları terlikle oklavayla,  bir soğanı tam orta yerinden yarmak istermiş gibi sıktığı yumruğuyla, çimdikle doldurduğunu biliyordum. Üç yıl önce tam da bir üstlerindeki dairede otururken duyduğum ve insanın ciğerini yakan çığlıklar nedeniyle elbette. Tam da oğlumun başını okşayacağım sırada  ‘’Anne ne olur yapma.’’ diye inleyen çocuğun sesi, ‘’Allahım canımı al da kurtulayım.’’  diyen annesinin sesiyle bir olup o eli boşluğa düşürürdü. Sonra sessizlik. Çocuğun yatağında ve bir battaniyenin altında annesinin ölmesi için dua ettiğini düşlerdim ve kadının da o sırada pişmanlıkla aynı duayı etmekte olduğunu. Kaç kez inip o kadınla konuşmayı düşündüm kaç kez. Ama yapamadım. Yapamazdım. Koridorda karşılaştığımızda,  bana hep gülümseyerek nasılsınız abla diye soran bir kadına, çocuğunun gizli dualarından haberdar olduğumdan bahsedecek kadar acımasız olmayı becerebilseydim keşke. Maşallah büyümüş delikanlı dediğimde, ya büyümüş teyzesi diyen ve bu sırada oğluna içi titreyerek bakan bir kadına bunu nasıl yapabilirdim ki.  

   Eski kocamın numarasını tuşlarken televizyonun sesini kıstım. Telefonda onun soğuk, mesafeli sesi. Hayırdır? Hiç öylesine. Oğlumu özledim. Bi sesini duymak istedim. Annen arıyor:  Sessizlik. Buraya gel, annen seninle konuşmak istiyor. Anneme söyle sonra arasın, en sevdiğim çizgi film bu baba. Şimdi gelmek istemiyor. Neyse, sonra konuşursunuz. Sonra aklına yeni gelivermiş gibi hafta sonu bir yere gitmesi gerektiğinden ve belki onu bana bırakması gerekeceğinden söz ediyor.

İşim olduğunu, çok fazla işim olduğunu söylüyorum ona.


 

 


ATEŞE YAZDIM/18                                              

 

Yokluğun sıcak tenime gölge

Koynuma aldığım Semerkant gülü

Kendime soru sorunca alıştım

Rüzgârın ağırlığından yorulan

Gece kuşunun hâlden hâle geçerek

Az sonra yalan olacak

Az sonra susacak olan

Ayazdan üşümüş

Kesik kesik çıkan sesine

 

Gül olur kanım göğsümde

An gelir turna olur hayalet

An gelir ışık da soyunur

Bir ucundan karanlığı silerim

Akşam olur

Saçlarıma baktım ki sensin

Serçelerin alın yazısı yüzüme çarpar ki sensin

Kırmızı ruj lekelenir

Piyanist ölür

Geçer gider son aciz peygamberin gölgesi

Alışılır yalana

Sokakların ve sahnelerin tozuna

Fransız şarkıcı Edith Piaf’ı bu yüzden severim

Alkole batık dudaklarını kimse öpemez

Bir rüzgâr iniltisidir Seine Nehri

Akıp gider

Arkasından esmer giyinir karanlık

 

Barikat yok

Sokağın başında sallanan bayrak da yok

Matrak geçiyor bir akrep

Devrim için kanter içindeyim

Bir elim rovelverimde

Dudağımın kıyıcığında bir aşk gülüşü

İpeksi bakışlarındaki ışığı yokluyorum

 

Durgun suların üstündeki

Uzun boyunlu kuğuya bakarken

Susup kalacağım

Devrilecek boyum

Parçalanacak parkların bahçelerin yüreği

 

Mumları söndürdüm

Belki sen bir ayşavkı kadardın

Mumları söndürdüm

Belki sen bir uğultu kadardın

Firuzeydin hangi ırmağımdaydın bilmem ki

Kent kulelerinin arkasına saklanan

Ah bu korku sokakları ah

Seni de saklıyor mudur bilmem ki

 

Soğudu hava

Bunaldım pencereden bakarken

Dedim ki

Kendimi duyuran bir sesle

Bütün kuşları kendine çekmiş gözlerin

Bütün turnalar gözlerinde vuruluyor tek tek

Yağmurlu bir orman geçmiş buradan

 

Gördüm ki hâlim hâl değil

Yağmur yağıyor içime

Sapa bir vadinin dibindeymiş gibi

Bir el bile sallamadan

Yüreğimden uçup gidiyor Mahmure

 

Harap mıyım

Ben mi geçtim duman renkli atlarla

Ben mi tutuşturdum Asya bozkırlarını

Ateşle ve suyla sınanırım niye

Vurgunsam ah

Bu kale burçlarının hükmü ne

Şavkın vurur şehre

Ateş agat taşlara

Boyalı gemilerle geldim uzaktan

Yanıyor ırmaklar

Sevdama ateş boyaları sürülü

 

Dağıldı kuşlar

Dağıldı gece

Avluya güneş dökülüyor

Pencereye kilime duvara

Eski evlere güneş dökülüyor

Çın çın çocuk sesleri

Araba kornaları duyuluyor

Yanıyorum kesin gözlerim ve saçlarım fazladan

Ben eskiden yağmur muydum ah fakat

İçimde fırtınalar kopar niye

Tenimde nice gökyüzü güneşleri mi vardır

 

Burada değilim

Tamam dedim Bergüzar

Hâlâ niye sesim kırık ve acılı

 

Biriktim biriktim aktım

Gözlerin kıvılcım güzelliği

Kolsuz kanatsız kuş

Yetmiş iki kapılı şehir

Kan niye kanıyor

Ben niye yollardayım öyleyse

 

Yüreğim kuşların da yüreği

Taşa yazılmış

Gömleğimin yakası gözlerinin tozunu taşıyor elbet

 

Turgut Koçak


Turgut Koçak

 

BEKLEYİŞ/15

 

Necla, bütün gece düşündü. Okul arkadaşı Cemil’in nasıl olmuştu da bir kez olsun dikkatini çekmemiş; Cemil, kendisine küçücük bir duygusal yakınlık duymamıştı? Gidip başkası ile nişanlandığını duyduğunda ise kendisi de önemsememiş hemen unutup gitmişti. Oysa bugün çıkıp gelmesini neye yormalıydı? Gerçekten de Cemil söylediği gibi bir arkadaşını mı hastahaneye getirmişti yoksa sözün gelişi mi araya sıkıştırmıştı bu küçük yalanı? Yoruldu, gözkapakları ağırlaştı. “adam sende” diye mırıldanarak uykuya daldı. Çok değişik düşler görerek sık sık uyandı ve uykuları bölündü. İki günü böyle geçti.

Gündüz izinliydi. Kalkıp giyindi. Yemekhaneye giderek Cemil’in gelişini düşüne düşüne kahvaltı etti. Kahvaltısını bitirince hemşire yatakhanesine çıkıp hazırlandıktan sonra doğru Aydın’a giden arabaların kalktığı yere gitti. Oysa Aydın’a gitmek daha düne kadar aklının ucundan bile geçmiyordu. Yol boyunca düşündü. Ne yapacak ne edecekti Aydın’da. Kime uğrayacak, kiminle gününü geçirecekti. Cemil’in annesini görmeye gitse yakışık alır mıydı? Kadıncağız düşünmez miydi, şimdiye kadar gelmeyen bu kız niye geldi diye. Canı sıkıldı, içinde birbiriyle çatışan sayısız düşünce ile yoruldu. Ama bir karar vermesi bir yerlere gidip günü geçirmesi gerekiyordu. Hem Aydın’ın neresine gidecekti ki? Dolaşıp zaman geçirecek bir yeri mi vardı sanki?

Gelişigüzel yürüdü. Menderes Bulvarı’na çıktığında bir kez daha zorladı kendisini. Ne yapacak, nereye gidecekti. Şaşkınlık içindeydi. Böylesi zor durumlarla karşılaşması ilk olmadığı için kendi kendisine kararsızlığından dolayı kızdı. Daha fazla düşünmenin yararı yoktu. Kendisini dinledi, içinde ağır basan şeye göre hareket edecek ve daha fazla üstünde durmadan yürüyüp gidecekti. Cemillerin evlerinin bulunduğu mahalleye doğru yürümeye başladı. Tanıdık br sokaktaydı. İnsanları da tanıyordu tanımasına ya kimsenin dönüp de kendisine yakınlık göstermemesine şaşırdı. Demek ki unutmuşlardı. Öyle ya buraya gelmeyeli neresinden baksanız bir beş yılı geçmişti. Cemillerin evlerinin önüne geldiğinde güçlü bir geriye dönme isteği ile durakladı. İçeri girip girmeme konusunda o kadar zorlandı ki, baktı apartmanın girişinde bekleyip duruyor, toparlandı ve zile usulca dokundu.

Kapı açıldı. Üçüncü kata yürüdü. Kapıya geldiğinde kapıyı açık buldu. Başını içeri doğru uzatıp; “kimse yok mu” diye seslendi. Cemil’in annesi hemen gelip soran gözlerle bakmaya başladı. Tanımamıştı. “Kızım buyur kime bakmıştınız” diyecekti ki, Necla; “Şükran teyze beni tanımadınız mı” diye soruverdi. Kadın iyice şaşkınlaştı. Kimdi acaba karşısındaki bu güzel kız? Saniyeler içinde tanıdık bütün yüzleri kafasının içinden bir film şeridi gibi geçirdi. Bir türlü anımsayamıyordu. “Kimdi acaba bu kız kimdi” derken kafasının içi birden duruldu ve ellerini çırparak; “Necla kızım” diye kollarını açıp sarıldı. Söylene söylene Necla’yı içeri davet etti. Durmadan söyleniyordu” “Bende akıl mı kaldı güzel kızım, neler geldi başımıza neler. Cemil’imi Allah bize bağışladı da büyük bir yasa düşmekten kurtulduk” diye.

Necla utandı. Cemil’in yaralandığını duymuş ama gelip bir geçmiş olsun bile dememişti. Sözcükler ağzının içinde birbirine dolaştı. Zar zor; “geçmiş olsun duydum çok üzüldüm” diyebildi.

Konuşmaları çabucak bitti. Sessiz sessiz durmamak için o kadar gereksiz şeyler konuştular ki, sonunda Şükran Hanım sözü Necla’nın durumuna getirdi. Nişanlanmış mıydı, bir arkadaşı var mıydı, evlenmeyi düşünüyor muydu sordu da sordu. Necla utanıp sıkılmıştı, sözü uzatmamak için “işten güçten daha sıra gelmedi teyzeciğim” diye geçiştirdi Şükran Hanımı.

Acaba dün görüştüklerini Cemil annesine anlatmış mıydı? Anlattıysa Cemil’i sorması uygun düşer miydi? Kadının hiç oralı olmamasına bakılırsa demek ki görüştüklerini Cemil anlatmamıştı. Yoksa Şükran teyze söz ederdi diyerek rahatladı. Sözü bir punduna getirip soracaktı. “Eee teyzeciğim Cemil nerelerde” diye sordu.

“Kızım sen Cemil’i bilirsin, o ta lisedeyken bile rahat durmazdı. Parti mi kurmuşlar nedir, erkenden kalkıp gitti” dedi.

Necla bilirdi Cemil’i. Demek polita hevesi geçmemiş diye geçirdi içinden. Oysa kendisi öyle miydi ya? Bir türlü politikaya ısınamamış, okul dönemindeyken de Cemillerin grubu ile birlikte hareket etmemişti. İyi arkadaş olmalarına, Cemillerin düşüncelerini de desteklemesine karşın her nedense grubun içinde yer almayı istememişti. Belki de bu yüzden Cemil beni hep görmezden geldi olamaz mı diye geçirdi içinden. Evet, öyleydi. Cemil sınıf arkadaşlarından bazılarını o kadar boş buluyordu ki, onlara düşüncelerini anlatmak için yırtındığı halde bir karşılık göremiyorsa selamı sabahı kesiyor, onları görmezden gelerek varlıklarını silip atıyordu. Necla’da öyle olmuştu. Necla’ya az anlatmamıştı. Necla ise hep hiçbir şey yokmuş gibi konuyu başka alana çekmeye çalışmış, sonunda da Cemil hepten çevresinde görünmez olmuştu. Söylediklerine hak vermiyor değildi ama sevmiyordu işte politikayı.

Yüksek Hemşire Okuluna gidinceye kadar da politika hiç mi hiç ilgi alanı olmadı. Okulda Adana’lı bir kız arkadaşı vardı. Çok yürekli bir kızdı. Güzel konuşur, bir anlatmaya başladı mı bütün arkadaşları ağzının içine baktırırdı. Kızlar onunla arkadaş olmak için neredeyse yarışırlardı. Onun parlayan yıldızı karşısında kıskanmayanlar da yok değildi. Salt kıskançlık yüzünden kızın biri aşırı sağ düşünceler bile savunmaya başlamış, kendisine küçücük bir grup oluşturmayı da başarmıştı. Yurda birlikte gidip geldikleri birkaç kız ise yurtta durmadan namaz kılar, dini görüşlerini anlatıp dururlardı. Ancak her iki grubun da kızlar arasında bir çekiciliği yoktu. Oysa Adanalı kız öyle miydi ya? Çevresi arkadaşla dolup taşardı. Başka üniversitelerden bile gelip gidenler vardı yanına. Sık sık kızlı erkekli çıkıp giderler ve eylemlere katılırlardı. Necla her iki gruba yakın olmaktansa Adanalı kızla ortalıkta görünmeyi daha çok ister olmuştu. Ancak Adanalı kızla boy ölçüşecek konumda da değildi. Hiçbir tarafa gitmezse tek başına ortalarda kalacak yalnızlıktan bıkıp usanacaktı. Artık her yerde Adanalı kızla birlikte görünmeye başladı. Miting ve toplantıları da aksatmıyor, düzenli olarak gidip geliyordu. Doğusunu söylemek gerekirse çok şey öğrenmişti. Okul bittikten sonra herbiri bir yanda görev almışlar, çoğu birbirlerinin izini kaybetmişti. Adanalı kızın görev yeri Trabzon olduğu için bir süre haberleşmişler, bir süre sonra ise ilişkileri kesilmişti. Kuşadası’nda ise politik bir hareketlilik olmadığı için Necla da kendisini politikadan çok çalışmaya vermişti. Sağlık Emekçileri Sendikası’na üye olmasına üyeydi ama fazla da öne çıkmamış, sendikayı başka sağlık çalışanları götürüyordu burada. Daha doğrusu sendika çok da hareketli sayılmazdı.

Eve gelmiş, üstündeki bütün çekingenliği atmıştı. Şükran teyze de kendisi ile çok yakından ilgilenmiş, kalkmasını, oturmasını ilgiyle izlemişti. İçinden; “iyi ki geldim” diye geçirdi. Biraz daha oturup çıksa iyi olacaktı. Bir süre daha oturduktan sonra saatine baktı ve “aaa Şükran teyzeciğim zaman geçti artık gitsem iyi olacak” dedi. Şükran Hanım gzlerinin içine bakıp, “vakit öğleyi geçti kızım, bir yemek hazırlasaydım da öyle gitseydin” diye karşılık verdi.

Necla, “bir başka zaman teyzeciğim” diyerek geçiştirdi. Söz arasında da gelmişken Cemil’i de görseydim iyi olacaktı” dedi.

Şükran teyze, Necla’nın yüzüne baktı. “Cemil’in söylediğine göre partinin yerini bulmak zor değilmiş. Menderes Bulvarı’nı geçince sokaklardan birinin girişindeymiş. Bakınca tabelası görülüyormuş” dedi. Durdu, “istersen telefonunu vereyim ara” diye sürdürdü sözünü.

Cemil’in telefonunu bir kağıda yazdı. Şükran Hanımın ellerinden öptü ve ayrıldı. Şükran hanım arkasından; “kızım sık sık gel olmaz mı” diye seslendi.

Sokağın başında Cemil’in telefonunu çevirdi. Cemil, telefona yanıt vermeyince ikinci kez çevirdi. Telefon açılır açılmaz da; “Cemil ben Necla size uğradım da gelmişken seni de göreyim diye düşündüm” dedi.

Cemil, “sen neredesin” diye sordu. “Sizin sokağın başındayım, merkeze doğru yürüyorum ” dedi Necla da. “Öyleyse sen Menderes Bulvarı’na doğru gel, ben seni gelir alırım” deyip telefonunu kapadı Cemil.

Buluşma yerine kadar aklından neler geçti neler. Oysa Cemil kendisini politikadan uzak biri olarak biliyordu. Kimbilir bilki partiye bile davet etmeyecek, bir kafede çay içirip uğurlayacaktı. Oysa öğrendiklerini duyduğu zaman çok şaşıracaktı. Kimbilir belki de ilgisizliği bile ortadan kalkar iyi bir arkadaş bile olabilirlerdi. Arkadaşlık düşüncesi aklından geçince utandı. Hızlı hızlı yürüdü. Baktı, Cemil’de kendisini görmüş hızlı hızlı gülerek geliyordu.

Cemil elini sıkıp hoşbeş etti, “ne yapalım bir kafede oturalım mı” diye sordu.

Tam da Necla’nın düşündüğü gibi olmuştu. Cemil onu parti yerine kafeye davet etmişti.

Güvenli bir ses tonuyla; “kafe de nereden çıktı, partiye niye gitmiyoruz” diye karşılık verdi.

Cemil, şaşkın şaşkın Necla’nın yüzüne baktı ve “neden olmasın, sen politikadan hoşlanmazdın da o yüzden davet etmedim partiye” dedi.

Parti kalabalık değildi. Mahmut, üniversiteden dört beş öğrenci bir de yaşlı bir amca vardı. Cemil, onlara Necla’yı tanıttı. Çaylar tazelendi, konuşmalara heyecan geldi. Necla durmadan konuşuyor, oradakiler de salt konuk olduğu için değil, çok güzel şeyler söylediği için sözünü kesmeden dinliyorlardı. Cemil çok şaşırdı, ne araya girdi ne de Necla’nın sözünü kesti. Oysa okulda azmı dil dökmüştü de bir kez olsun sözünü dinletememişti. Bakmış olmayacak o da selamı sabahı kesmiş necla’yı sınıfta görünmeyenlerin tarafına atıvermişti. Okuldayken yine selamlaşırlardı selamlaşmasına ya öylesineydi bütün ilişkileri işte. Bu yüzden de uzun süredir bir daha doğru dürüst konuşmamışlar iki gün önceye kadar da karşılaşmak için bir neden de yaratmamışlardı. Hani Cemil’in yaralandığını duymuş olan Necla da gelip bir geçmiş olsun dileğinde bile buunmamıştı.

Necla gelinceye kadar herkesin dinlediği kişi Cemil’den sonra Mahmut’tu. Şimdi ise ikisinin de pabucu dama atılmış, oradakiler Necla’yı ilgiyle usanmadan dinlemeyi sürdürmüşlerdi. Neden sonra toparlanan Cemil; “ya “dedi, “sen neymişsin be Necla?” Necla gülümsedi ve “sen tabi beni hâlâ okuldaki Necla sanıyorsun değil mi” diyerek konuşmasını sürdürdü. Cemil’in ve oradakilerin merakını gidermek için de Adanalı kızı öyle bir anlattı ki, oradakilerin gözünde Adanalı kız efsaneleşti çıktı.

Necla oradakilere ayran ve ızgara köfte söyledi. Partiye de yüz lira bağış verdi. Bundan böyle de Aydın’a salt parti için sık sık geleceğini söyleyerek oradakilerden izin istedi. Cemil, Necla ile Kuşadası’na giden arabaların kalktığı yere kadar birlikte yürüdü. Karşısındaki Necla iki gün önce kuşadası’nda görüştüğü Necla değildi. Cemil’in kafası allak bullaktı. Necla’nın böylesine kendisini geliştirmiş olacağı aklının ucundan bile geçmezdi. Okuldayken en çok konuşup da hiç tepki alamadığı tek kızdı Necla. Bu yüzden de onu cezalandırmış, bir daha da konuşmamıştı kendisiyle. Oysa şimdi öyle miydi ya? Elinden gelse göndermeyecek, “eve gidelim, yarın sabah erkenden gidersin” diyecekti.

Düşündüklerinin çoğunu söyleyemedi. Sadece onun bu ziyaretinden dehşet sevindiğini söylemekle yetindi. Araba kalkıncaya kadar da oradan ayrılmadı.

Dönerken iki gün önceki buşmasını düşündü. Niye gitmişti ki kuşadası’na? Haydi, gitmişti, peki niye Necla’yı bulmak için onca çaba harcamış ve oturup havadan sudan konuşup ayrımışlardı? Şimdi daha iyi anlıyordu niçin gittiğini. İçinde alttan alta yanan bir yarası vardı. Nişanlandığı kız askerde kendisini bırakmış içinde derin bir kuyu açmıştı. Belki de bu yaradan ve kuyudan kurtulmak için gitmişti Necla’nın yanına. Yok, yok kesinlikle bu nedenle gitmişti. Gidişini Necla’yı bir merhem gibi görmeye bağladığı için utandı. Kafasından bütün düşünceler uçup gitti. Necla, bugünkü davranışlarıyla kendisini utandırmıştı. Bu yüzden de bundan sonra ilişkilerini daha özenli sürdürmeye dikkat edecekti. Kafasında arada bir çakan duygusal istemleri bastırıp ta dibe kadar itiyor ancak bir türlü başarılı olamıyordu. Bir türlü rayına sokamadığı bu düşünceler yeniden üşüşüyordu kafasının içine. Bir süre partiye uğramadan orayı burayı dolaştı. Rahatlamak ve dinginleşmek istiyordu. Dükkanları dolaştı. Mağaza vitrinlerindeki elbiselere baktı. Kendisini mağazaların camında izleyip kendisine puvan bile verdi. Bir türlü tam puvan veremiyordu. Yarası hâlâ kendisini yokluyor, dik duruşunu bile zora sokuyordu. Ama geçecekti nasıl olsa. Daha şimdiden yaralandığını gösteren bir belirtiyi bile kimse dışardan bakıp da anlayamazdı. Vitrine baktı, gülümsedi, “boşver oğlum notu” diyerek mırıldandı. Hızla dönüp partinin yolunu tuttu.

Merdivenleri ilk kez sayıyordu. “Yirmi dört” dedi sustu. Ne oluyordu kendisine yoksa kafayı mı tırlatıyordu, merdiven saymak da nereden çıkmıştı? Zile bastı, “vay Necla aşk olsun sana, öyle şaşırttın ki, beni” diyerek içeri daldı…

Ayşecan Kurtay

 

TRENDE BOMBA

 

Kolumu dirseği ile dürterek “Bırrakıp gıtti! ” diyor.

Dürtmeyi kaza, sözü bir başkasına sandığım için aldırmıyorum. Aldırmayınca ikinci kere daha güçlü dürtüyor. Yana, üzerime doğru eğilerek, sanmalara izin vermeyerek  ” Bırrakıp gittı… gorrrdum onu “  Anlamak için, bakışlarımı kitaptan yüzüne çeviriyorum. Gözleriyle işaret ediyor gözlerimin bakması gerektiği yeri. Vagon kapısının yanında büyükçe bir beyaz torba. Tekrar yüzüne bakıyorum. O, torbaya bakıyor. Tedirgin. Yaşı, siyah boyalı saçlarında bir aylık yol almış, beyaz beyaz parlıyor başının etrafında. Yüzündeki çizgileri sayıyorum. Bu ülkenin çizgileri değil, beyaz tende koyu renk kesikler. Kelimelerin ritmi gibi yabancı. Noktalarını kaybetmiş harfler, titreşen r lerin arasından marş gibi çıkıyor. “Gorrrdum onu. Bırr adam bıraktı gıtti. Bırr şey olmasın! ”  “Yok birşey değildir. ” diyorum hafif bir sesle. Niyeyse? Daha emin diyebilirdim. Ama ne adamı gördüm, ne bırakılış anını. Kitabım var elimde. Anın da, olayın da dürtükleyen kadından daha yabancısıyım. Sadece tepkim yerli. “Bir şey değildiiiiir...” Değildir! Bugüne kadar hep bu saatte trene bindim ve evime gittim. Piyangoda büyük ikramiyenin isabet etmemesi kadar doğal bir olasılıkla.

Kitabıma döndüm. İki satırın ara boşluğu ruhum. Bakıyorum, okuyamıyorum. Ya bir şeyse. Gözlerim bu torbayı fark etmiş bir çift göz daha arıyor. Yerli bir çift göz. Torbayı koyanın sessiz dilini duymuş bir çift yerli göz. Herkes sabit bakışlarla kendi filmlerini seyrediyor iç ekranlarında. Bir kadın biniyor vagona. Reklam arası veriliyor, zapping yapılıyor. Gözler ayak parmaklarına gidiyor önce, sonra diz kapaklarına ve daha yukarıya. Bir kadın ayakkabıya takılı kalmış, bir adam parmaklarda hala, bir diğeri dizlere yeni varmış, diğerleri yüze varmadan geri dönmüş kendi programlarına. Hemen arkasında bırakılmış torba. Beyaz, büyükçe, yıpranmış. İçinde her şey olabilecek bir torba. Bir çekiç, iki kutu çivi, biraz keten ip, eski gazeteler belki. Kirlenmiş bir pantalon, eski bir tişort. Ağır olmalı aslında. Bırakıp gitmiş. Yorgun bir adam. Kadın değil sanki. Bir işçi. Bizim mahallede oturan Şevki Ustaymış mesela. Her zamanki yorgun haliyle, ayağını sürüye sürüye trene kadar gelmiş, o sırada telefonu çalmışmış. ” Abim, akbilim bitmiş, fazla var mı?”  İş arkadaşı. Biliyor cebinde en fazla üç kuruş olduğunu. Torbasını bırakıp akbil basmaya gitmiş. Trenin son vagonu. Neden hâlâ dönmedi?

Belki kitap filan vardır. Hayta torbayı bırakıp , sigara mı tüttürüyor dışarıda? Ya da kitap ya da her neyse koyup, arkadaşına ” Alo Sami, poşet son vagonda kapının kenarında.Tren şimdi kalkıyor. On dakikaya kadar gelir, orada ol. “ mu dedi? Evet öyle demiştir. Kesin.
Belki de… bir bomba.

Kolumdaki dürtüklenme baskısı iyice artıyor. Canım acıyor, midem bulanıyor. E korkuyorsanız inin demek istiyorum. Diyemiyorum. Yana, üzerine doğru eğilerek, kulağına ilk aklıma geleni söylüyorum. ” Mavi Çarşı! ” Anlamıyor. Anlamayınca canı da acımıyor. “Dur dinle daha neler neler anlatacağım… “ diyorum acımadan, utanmadan. Şimdi çok utanıyorum. “Yıllar önce Mavi Çarşı’da da ne büyük bir patlama olmuştu… ölenler, yaralananlar… sorma… “ diyorum. Kadın bu kadar beyaz mıydı? Hangi dünyada yaşıyorsun demek istiyorum. Burada bir bok böceğinin üstündeyiz sülalecek. Ağzını açmadan derisinden emdiği ölü canlarla beslenip, petrol sıçan bir bok böceğinin üstünde. Ve sahip olmak için boktan yaratılan bir geleceğe, çare yok, daha çok ve çabuk çabuk ölmeliyiz… diyemiyorum. Günün birinde bindiğin bir trende bomba patlayacak! Bu kadar basit. Şevki Usta oğluna fabrikadan müdürün hediye ettiği kalemleri götürememiş, kime ne? Hatta karısı Sevil komşu Hayriye ile erişte kesiyormuş, kime ne? Gözü ekranda akan yazıya takılmış.

 

-Haydarpaşa’da büyük patlama!-

 

İhtimaller tüh tüh tüh, tüh tüh tüh lerle savrulmuş. Yemek soğumaya başlayınca, yeni üretilmiş senaryolar kura kura ulaşılamayacak telefonu çaldırmış. Hatta Şevki Usta’nın sofraya gecikmesine küsüp de ”Gel oğlum biz yiyelim hele” demiş. Boğazına takılmış çorbanın eriştesi. İçine ne koyduğunu geçirmiş aklından, savmak için iç kıpırdanmalarını. Yine ulaşılamamış telefonla. Haberler başlamış. Yemenisini çözüp çözüp bağlamış. Bol pudralı bir yüz donuk bakışlarla kimliği tespit edilemeyen ölülerden bahsetmiş… benzine zam geldi der gibi sıradan ve olağan. Başbakan haftalık olağan toplantısında…diye devam ederken kanal değiştirmiş. Zor yuttuğu erişte midesini kaynatmış. Fairy daha çok tabak, daha çok bardak… Geçmiş. Kara kara bakmış ekrandan Alemdarların Polat’ı. Televizyonu kapamış. “Hayriye kız, bir gel hele. İçimde bir sıkıntı var.” demiş. Offf bana ne!.. diyeceğim, diyemiyorum. Niye Şevki Ustayı bindirdim ki trene? İndirmem lazım. Ya da …

Yeni bir darbe ile gündüz düşümden uyandım.Telefonu çalıyor. Son bir dirsek darbesi daha alıyorum çantasındaki telefon arayışından. Dürtüklenmeyi sevmem. Telefonunu buldu. Fırsattan istifade ayağa kalktım. Sevmem, dürtüklenmeyi hiç sevmem. Telefona endişeli endişeli konuşan sesi geride bırakıp torbaya doğru meyil ediyorum. İçine bakmalıyım göz ucuyla da olsa. Yaklaştıkça torba bombalaşıyor. Bütün iyi olasılıklar siliniyor. Şevki Ustaymış… Ustayı kurtaracakmış ! Sen kendine bak! Kim var, gözü ekrandaki yazıya takılıp da içi sıkılacak? Zeynep nerede ki? diye arayacak… Şu an patlasa… Duruyorum. Arkaya doğru bakınca kadınla göz göze geliyoruz. Bu trendeki en az yabancım, hatta en yakınım. Kolumda varlığını taşıdığım. Yanı başı dolmuş bile. Onu dürtüklemiyor bana bakıyor.  Gözlerinde umut mu parlıyor ne? Bir adım daha atıyorum belli belirsiz; rahat bir yer arıyor edasıyla. Kimse izlemiyor ondan başka. Hâlâ kimse farkında değil. Hâlâ kimse farkımda değil. Elim cebimde. Telefonun anavatanında. Telefon avcumun içinde, sıkı sıkı sarılmışım ucundan, kıyısından bir an, bir şekilde iliştiğim bir avuç dolusu insana. Bari Facebook da yerimi bildirsem. En son hareket olarak görürde pudralı spikerin sözleri ile birleştir belki birileri. Saçamalama! Spiker söyleyene kadar anasayfanın dibini boylamış olursun. Üstteki paylaşımda biri yattan denize atlıyordur, alttakinde biri sevgilisine düşünürlerin düşünceleriyle laf sokuyordur. Üç kişi beğenir işte… Haydarpaşa’da olduğunu bildirmiş, emeğe saygı. Biri düşünür belki… “Hımmm trene bindiğini söylemek istiyor; iki gün sonra trenler son seferini yapacak; bir protesto, bir kapalı anlatımlı dikkati soruna çekme hareketi… hımmm beğenip destekleyeyim.” Öldüm ulan ben! Öldüm… Teşhis edin beni. Bok böceği hazmetmeden teşhis edin işte.  Her adımla elim, kolum, bacağım kopuyor. Bir sonraki adımda bedenim parçalanıyor. İnsanların üzerine saçılıyorum. Gözlük camlarına, elbiselerine, gömleklerine, o kadının ayak parmaklarına, gölgesine, trenin açık kapısından garın duvarlarına. Şu adam kucağındaki kopuk kulağa eğilse içine üflenen ismi duyar. Sonra bu yabancısı olduğu kulağa sıvanmış yaban ama Türkçe sözleri duyar. Belki yardım bile eder. Kimse benimle kaplandığının farkına varmıyor. Spiker hâlâ konuşuyor. ” Yetkililerin yaptığı açıklamaya göre ölü ve yaralıların olduğu, özellikle bir kadının her yere saçıldığı elimize geçen pembe Alix Avien otuz numara ile boyanmış dudak parçasından tespit edilmiş, ancak kadının kimliği tespit edilememiştir. Dudak kenarına yapışık bulunan susama ve rujun sürülüşündeki gelişi güzelliğe bakarak, yetkililer orta karar biri olduğuna kani olmuşlardır. Orta halli bir kadın kaybedenlerin şu, şu, şu numaralara başvurmaları kadının parçaları adına iyi olur.” Kimse aramayacak o numaraları gör… Kimse. Şu yabancı kadın inse trenden de teşhis edecek birileri olsa. Cins bir isim olarak parça pinçik gömüleceğim. Kimse yaratamamışım işte özel isim yapacak.

Ne çok insan… Bir adım daha; nefesimi tüketiyorlar, bana bir şey bırakmıyorlar. Nefesimi verin. Torbanın yanı başındayım işte. Eğilip bakmam lazım.  Dudaklarım ne zaman koptu. Oysa daha vardı  kopmasına. Çenemden kan aktığını hissediyorum. Kan tutar beni. Nefes alamıyorum. Türkçeyi endişe yaratacak kadar öğrenmiş bir yabancı kadın kolumu morarttı. İçimi, akşamımı morarttı. Yetkili nasıl çağrılır? Trenden inip mi bulacağım yani?  Haykırmak istiyorum. ” Ne yapmam gerektiğini bilmiyoruuum!” Annem parmağını sallıyor ayıp çok ama çok ayıp, uslu uslu otur oturduğun yerde! Siz gülüyorsunuz halime nasıl da korktu diye. Birşey yapamıyorum. Haykırmak istediğim yalan. Hakıracak gücüm olsa sorardım herhangi birine. Dilsiz miydim yoksa? O kadından daha dilsiz mi? Kelimelerim var mıydı? Hayır, hayır dudaklarım koptu benim. Paramparçayım. Parçalar boğazımı tıkadı. Hâlâ gelmedi bırakan adam, vay hayta vay. Bu sizin mi? Bu sizin mi? Kimse duymuyor. Bu kimin? Makinist! Yetkilileer! Belirsiz bir paket var burada… Yardım edin. Belirsiz bir kadın var, belirsiz bir ruh. Darmadağın duruyor görmüyor musunuz?

Koşuyorlar. Koşarak geliyorlar. Trene yetişiyorlar. Düdük sesi. Kapı kapanıyor. Tren önümden akıp gidiyor. Kadın pencereden bana bakıyor. Gardayım. Dağılan parçalarımın yapıştığı duvarın hemen önünde. Dinliyorum, torbasını kaybeden birilerinin arayışını duymayı bekliyorum. Kulağım hâlâ adamın kucağında. Dokunsa kalp atışlarımı duyar. Yanıbaşımda beyaz torba. Bekliyoruz. Son bir sigara çekiyor canım. Gözlerim kapalı dumanı ciğerlerime çekiyorum. Bekliyorum. Patla ulan patla! Özel isim olabilirim, patla! Patlamıyor hâlâ. Adi bir hırsızım ben. Açıklasam kim inanır? Kim kurtarır? Patla ulan, patla! Bacaklarım tutsa, usulca uzaklaşsam…Ama önce torbaya bir baksam. Koşuyorlar. Yetkililer bana doğru koşuyorlar. Derin, seksen üç liralık  bir nefes daha çekiyorum sigaramdan…

Hülya Uslu

 

RESME MERHABA

 

Resim sanatı en genel tanımıyla özlem,duygu ve düşüncelerin belirli estetik kurallar çerçevesinde gerçekleşen dışa vurumudur. Bu sanat kendi içinde kullanan malzeme ve konularına göre çeşitli teknikler içerir. Resimde; hacim, mekan,hareket ve ışık etkileri resimsel öğeler aracılığı ile elde edilir.

Bu öğelerin bir araya gelmesiyle resim komposizyon’u oluşur.

Tarihsel sürece baktığımızdaysa mimariden de eski olan resim sanatı hayatımızda geniş bir yere sahiptir. Resim insanlığın en eski sanatıdır.

Ünlü ressamlar;

-Picasso (tablolarında hep mavi rengi egemen olarak kullanmıştır,bu dönemde fakirlik,yaşlılık ve ölüm tablolarını işlemiştir hep)

-Van Gogh

-Da Vinci gibi ünlü ressamlar hep hayatımızda yer edinmişlerdir.

İçimizdeki sanat duygusu hiç bir zaman kaybolmasın.

 

resim: Hülya Uslu

 

 

TEK KURŞUNLA

Bir türlü kucağımda sevemediğim
Yavru karacaydı
Özgürlük…
Adını bilmediğim ağaçtı,
İlkyaz güneşinin kavurduğu.
Erken uyanan böcek,
İncir dalında ballanan sevdaydı.

Zamanın oyunu,
Deli poyrazın delirttiği su…
Geceyi bölüyorlar tek kurşunla.
Yanıyor kitap, iniyor dipçik!
Kelepçeler kelep kelep…
Dolunayın göğsünde damla damla hayat
Kanıyor…

Çoban yıldızına seslen,
Bu gece inmesin yere.
Saklansın.
Sen de çıkma ortalığa,
Derin sularda bekle,
Yavru sazanlara anlat.

Besbelli esmeyecek beklediğimiz yel,
Son kez değsin gözüme gözün,
Ölüme dair ne varsa ezberinde
Yavru sazanların göz yaşlarına
Son kez anlat sevgili;

Süleyman Sırrı  

Emrah Öztürk

 

İKİ KÜSKÜN CAN

Bu gece de aynısını yaptım. Baktım yine uyku tutmuyor, fırladım yataktan. Paltomu sırtlayıp çıktım. Başımı alıp yürüdüm boş sokaklarda. Durup şarap aldım yine. Bir kaldırım taşına çöktüm. Sigara yaktım. Ayakkabımı bağladım.

Geceleri çekilmiş kepenklerin, titreyen vitrin camlarının önünden geçip çarşıya inerim. Belediye tarafından damgalanmış, kuyruğu kesik sokak köpeklerine ve çöp konteynırlarında homurdanıp duran aç kedilere rastlarım sadece. Bazen bir grup serseriye denk gelirim. Laf attıkları, sataştıkları olur bana. Hiç umursamam, cevap vermem, küfürlerini duymazdan gelip sakince uzaklaşırım yanlarından. Bazen de evine gitmekte olan bıyıklı adamlar çıkar köşe başlarından. Durup sigaralarını yakarlar. Kunduraları sokakta çınlar. Enseleri kırışık, yürürler. Ve kimi zaman mantosuna sarılı yalnız kadınlar. Beni gördüklerinde tedirgin olurlar hep. Hep başlarını eğip adımlarını hızlandırarak geçerler yanımdan. Ölgün, bungun parfümleri de peşlerinden gider. Kim bilir neyin korkusuyla sabah çökene dek yanan sokak lambaları, süratli ve tekinsiz sarı taksiler, tekmelenmiş gazete sayfaları… Yalnızca onlar tanır beni, selam verirler.

Evsizmişim gibi. Gidecek yerim yokmuş gibi, dolaşırım. Keşke kent hep böyle ıssız, sakin olsa. Böyle savunmasız, dilsiz. Tamamen bana bırakılmış. Asfaltlar, duvarlar, ne anlatsam dinler beni bütün caddeler. Sonra eve dönerim. Evime. Çarşafımdaki deliğe aldırış etmeden uyurum. Az önce benim olan sokakları insanlara teslim edip.

Tam 38 yıldır. Nefes alıyorum, yürüyor, yemek yiyorum. Saçlarım dökülüyor, zayıflıyorum, sonra yine şişmanlıyorum. Dişlerim sararıyor, dişlerim çürüyor. Parmaklarım nasırlaşıyor, hastalanıyorum, iyileşiyorum. Sabahları geç uyanıyorum, bazen ağlıyorum çarşafı üstüme çekip ya da lavaboda musluğu sonuna kadar açarak. Yeni yemek tarifleri öğreniyorum televizyon programlarından. Evimin duvarlarını boyuyorum yazdan yaza. Somon rengine, ıslak kuma, çakıl taşına. Annemin çiçeklerini suluyorum. Hiçbirini koklamıyorum ve adlarını inatla öğrenmiyorum. Tam 38 yıldır.

Şöyle dönüp geriye bir bakınca bir tek Aylin canlanıyor anılarımda. Talebe üniformasını giymiş, sabahın çiğ saatinde okul kapısından içeriye giren ağır başlı kız. Aylin. Başka hiç kimse yok. Tek bir kişi bile. Ne tuhaf. Bir insanı sevmekle mi başlıyor gerçekten her şey? Eğer öyle ise ben o “her şey”i çoktan bitirmişim demek – Tüm kadınların tükürüğü aynı kokar, çok yakından bakınca hepsinin yüzü hep aynı çirkinlikte, hepsi de yüzlerinin yarısı yastığa gömüldüğünde kedi yavrusu gibi gülümser -. Verimsiz, çorak bir avuç toprak gibiyim. Annemi bile artık çok ender uzanıp öper oldum. Oysa o tombul yanaklarını öpmeye doyamazdım eskiden. Bu kadar mı çıplağım? Sanki kalbim rutubetlenmiş, şişmiş, kaburgalarım büsbütün çürümüş. Ve bu çürüyüşün iltihaplı kokusu sinmiş her yerime, odama. Belki de bu koku yüzünden burnum artık hiçbir güzelliği fark edemiyor.

Filmlerden nefret eder oldum artık. Bırakın sinemaya gitmeyi, afişlere bile tahammül edemiyorum. Bütün kitaplardan, bütün yazarlardan tiksiniyorum. Çizgi roman okuyorum sadece, o da ara sıra. Sadece onları okuyabiliyorum. Dolabımın üzerine dizdiğim sert plastikten çizgi roman kahramanlarım var, bir de kapımın arkasında asılı duran Gotham’ın yargıcı Batman afişim. Bu korkusuz maskeli kahramanlar, geceleri sokaklarda gezip mazlumların yardımına koşuyorlar. Doğruluk için, adalet için canlarını vermeye hazırlar. Her türlü kötülükle hiç tereddüt etmeden savaşıyorlar. Benim bu gözüpek kahramanlara olan inancım ve sevgim, kendimle geçtiğim en büyük dalga olsa gerek.

Kıyısına oturup şarabımı içtiğim bu yer bir gecekondu mahallesi. Şu karşıda yürüyen çelimsiz çocuk, mahmur gözleriyle fırına kürek sallamaya gidiyor esneye esneye. Sabah ezanını okumak için abdestini almış hoca. Kuşlar usulca uyanmış, ötüyor. Bulutlar ağır ağır parçalanıyor tepede. Karanlık ufalanıyor, incecik bir zar gibi şeffaflaşıyor, geceyi ve kokusunu gizliyor. Biliyorum, saatler sonra bu zar yeniden kalınlaşacak.

Günün en soğuk vaktidir bu.

Şimdi annem tuvalete kalkmış, odasına dönmeden önce de beni kontrol etmiştir. Evde olmadığımı görünce de kahvaltıda bana söyleyip rahatlayacağı lafları rahmetli babama saydıra saydıra yatağına gitmiştir. Ah benim güzel annem. Keşke anlayabilsen beni, anlatabilsem sana keşke…

Eprimiş eşofmanının bol paçalarına gömülen terlikleri ve dağınık kumral saçlarıyla marketten ekmekle gazete alan adam. Mahallede beni kime sorsanız akıllarında hemen böyle canlanıveririm. O lanet dikdörtgen camlı gözlüklerle, bezgin, keyifsiz bir suratla, koca götle, göbekle, sallana sallana yürüyen adam. Evet, o benim. Evde kalmış kız kurusuna dönmüşüm, öyle diyorlar. Kızın evde kalması neyse de erkeğinki çok fenaymış! Gözlerine ne zaman baksam komşuların bana karşı duydukları o tiksinç acımayı hemen görürüm.

Annemin ağzına bakıp duruyormuşum, hele temizliği ben yapınca, yemeği ben hazırlayınca ya da çamaşırları ipe ben serince çerçeve büsbütün tamamlanıyormuş. Hâlbuki onun suyuna gitseydim eğer çoktan Nohut Recep gibi ev bark sahibi olup çıkmaz mıydım? Düzenli, tertipli, yarını belli birisi olmaz mıydım? Dizi seyretmez, bayram sabahları sevinmez, hatta bir siyasi görüş edinip bunun için can bile yakmaz mıydım? Bunu nasıl göremiyor kimse!

Şakayla karışık, annemin yemeklerinden kopamadığımı söylüyorlar bana. O yüzden evlenmiyormuşum. Kimse bilmiyor, ben annemin yemeklerini hiç sevmem ki! Fırında patatesini ve Çerkez pilavını tenzih ederek söylüyorum tabi bunu. Bol yağlı yapar yemeklerini annem, özensizdir hep, tuzunu tutturamaz, bazen fazla pişirir, dibi tutar yemeğin, baharatla arası hiç yoktur, salçayı çok koymayı da marifet bilir. Onun güldüğüne ben gülmem, benim ağladığıma o ağlamaz. Koltukları yerleştirme şeklini beğenmem, evi dayayıp döşeme zevkini, renklerini hiç tutmam. Kontrolcü, sabırsız, hırslı…

Birbirimizi ancak görmezden gelerek baş edebiliyoruz bu hayatla. Başka türlüsü zaten mümkün değil. Başını yastığa koyduğunda kim bilir ne düşünür, kimi özler gizli gizli? Ya aniden salona girdiğimde elini süratle orasından çekişi, eteğini düzeltiyormuş gibi yaparak hiçbir şey yokmuş gibi davranması? Kapımı açtığında az önce yaptığım mastürbasyonun kokusunu alıp da anlamazdan gelişi… Tüm bu rahatsız edici anları yok sayıp sineye çekmekten başka çaremiz var mı?

Rahmetli babamın maaşını yemek bana dokunmuyor mu sanıyor? İçtiğim bir bardak su bile boğazıma düğümleniyor. Doğup büyüdüğüm o ev, nicedir yabancı bana. Hangi işe girsem hep aynı. Sus diyor bana. Geç kaldığımda veya ufacık bir hatamda beni paylayan ama ne sigortamı yatırmaya, ne de hakkım olanı vermeye yanaşan patronlar karşısında susmamı istiyor. Üç kuruş da olsa benim alın terim olsun diyor. Peki ya verdiklerim? Çok kazanacak olsam bile ya verdiklerim? Bu huzursuz ve adaletsiz dünyada para kazanmak için o kadar vakit harcamamalı, o kadar fedakâr olmamalı insan.

Sen adam olmazsın diyor bana. Nohut Recep adam olmuş bak, mezarlıkta gece bekçiliği yapıyor, raporunu dolduruyor. Sigortası da var hem. Emekli olacak. Zamanı yaprak yaprak sayıyor. Yıllık izinleri var. Onun kadar olamadım, değil mi? O hayta, umarsız herif kadar. Üstelik yatağında kendisini bekleyen bir kadını da var onun. Bazı geceler bir çift memedir o kadın, bazı gecelerse avuçlarının sıcaklığı bile yeter. Ilık bir soluk bırakır yastığa. Bir adam, o ılık solukla her şeyi yenebilir.

Babamın ailesi gelmiş, istemişler annemi. O da ya nasip deyip evlenmiş. Nokta. O’nun için aslında her şey bu denli basit, heyecansız ve yalın. “İnsanın kaderini içinde bulunduğu durumlar belirler, kalbi değil.” der hep. O’na göre kalp vücuda kan pompalayan bir organdır sadece. Şimdi ben evlenip gitsem “Yaşlı bir kadın tek başına yaşayamaz!” deyip belki yeniden evlenir. Kim bilir belki içten içe bu sebepten ötürü kızıyordur da bana. Benim yalnızlığım, onu da bir başka yalnızlığa mahkûm ediyor diye. El âlem evde bekâr oğlun varken sen evlenemezsin diyor diye. Ama hiç âşık olmadığı babamın hatırasına saygı duyduğunu bilirim. Zaman zaman sorarım da, evlendirmemi ister misin seni diye. Sen kendi hâline bak deyip kestirip atar her seferinde. “Niye hâlâ büyümedin!”, “Niye hâlâ aylak bir çocuksun!” cümleleriyle meşhur söylenmesini bir nakarat gibi tekrar yinelemeye başlar.

Çoktan dostların çoğu evlenip çoluk çocuğa karıştı. Rıfat’ın torunu bile var. Arada bir yanlarına uğradığımda, sinir bozucu çaylı, kekli misafirliklere gittiğimde eşlerinin benden çekindiğini görürüm. Güya kocalarının bekârlarla gezmesini istemiyorlar. Ne yaptığım, nerelerde sürttüğüm, ne çeşit mikrop taşıdığım, hangi orospulara dadandığım belli değilmiş. Belki de huyum suyum farklıymış. Hatta sırf o yüzden bile olabilirmiş bu sevimsiz bekârlığım. Bazen annem de öyle olduğumdan kuşkulanır. Başka türlü bir erkek bu kadar zaman yalnız yaşayamaz der kendi kendine. Korkar, hem de nasıl korkar bundan, dudakları titrer, sormak ister, utandığından belki, soramaz. Anlarım ama ben. Korkma anne, ben eşcinsel değilim derim ona bakışlarımla. İçimden pervasızca gülerim. Yüreği rahatlar geçici olarak, bakışlarımız susar, konuşmaya devam ederiz, boş şeylerden, dizilerden falan.

Saat beşi üç geçiyor. Gece ziftini akıtır bu saatlerde. Bütün yalnızlar, bir başına uyuyanlar üşür hep. Yorganlarına sarılsalar da, kaloriferi sonuna kadar açsalar da üşürler. Ama ben severim geceleri. Süper kahramanların o kutsal vaktini.

Annem, Aylin’i hiç tanımadı. Tanısaydı sevmezdi gerçi. Lisedeydik, matematik kursu bitmişti, sıramızda oturup herkesin çıkmasını beklemiştik. Hademeyi bile beklemiştik. Sanki alnı alnıma yaslandığında bir gece çökmüştü üzerime. Ay ışığında yürümek gibiydi kokusu. Minik ağzının kokusu. Belki de ondan geceleri uyuyamıyorum, boş caddelerde, karanlık gökyüzünde hep O’nu arıyorum. Aylin’in o ay ışıklı geceyi, o özgür kokuları delip geçen gözlerini unutmadığımdan. Kim bilir…

Şarabımı bitirip doğruldum. Yine üzerimde o hafiflik, o uyku ağırlığı, o iç rahatlaması. Uçarcasına, sokağın ucunda ufalıp kayboldum. Evime, yatağıma.

Köşeyi dönünce üç serseriye rastladım. Sarhoş, firari yürüyorlardı. Laf attılar bana, bunu hep yaparlar. Ancak nedense bu kez durdum. Karanlıktan yüzlerini göremedim doğru dürüst. Yine de diklendim. Niye diklendim, bilmiyorum. Diklendim işte. Üzerime yürüdüklerinde bir iki yumruk salladım olanca gücümle. Ancak onlar için kolay lokmaydım. Tekme tokat daldılar, bir temiz dövdüler beni. Gözlüğüm düşüp kırıldı. Gömleğim yırtıldı, kaburgalarıma dizleriyle vurdular peş peşe. Ve o kahramanların aslında hiç var olmadıklarını bir kere daha gösterdiler bana.

Münakaşa çok kısa sürdü, sebepsizdi, yersizdi, bir anda başlayıp bitmişti. Yere kanlar içinde yığıldığımda onlar çoktan uzaklaşmıştı. Hızlıca nefes alıp verdim bir müddet. Göğsüm, burnum, yanağım, sırtım büsbütün sızlıyordu. Alev gibi yanıyordu avuçlarımın içi. Sırılsıklam terlemiştim. Genzimi yakan kanı tükürüp duruyordum. Ama canım hiç yanmamıştı sanki. Derken ezan okundu. Bir iki pencereden ışık yandı. Köpek havlamaları çoğaldı sokakta. Uzaktan çöpçü kamyonun gürültüsü kuşların sesine karıştı. Hemen orada, o ılık, yorgun asfaltın üzerinde. Uyudum.

 

 

 

AĞACIN ÖLEN KUŞLARI

 

Bugün her şey midemi bulandırıyor

Güneş dâhil

 

Takıntılı bir hal almada duman, pürüzlü duvar

Çıkıntıyı kemiriyorum katran artığı yüzümle

Beni sevmeniz gerektiğini söylüyor

Budala tanrı

Göç artığı saçlarım mı vardı ne

 

Düşlemlerimin göğsümü delişi kadar

Sürüyordu gece

Mezar taşlarını okşayan, sıkı sarılan ceketime

Birisinin çıkarın beni buradan dediği

 

Bugün insanları sevmiyorum

Onlar beni

 

Dinlensin diye sırf görüntü ve evren

Ölüm öylesine bir yokluyor

Soncul gövdemi

Kısırlık düştü perdeye

Birden söndü mum

Kızıl, kızıl burada gece

 

Eşref Yener

Sevgi Ünal

 

SINIR

 

 

- Kolları kısa bunların, etekler de öyle; çıkar hemen çantadan.

- Ama ben bunları çok seviyorum.

- Yırttırma onları cart diye bana. Benim dediklerim götürülecek.

- Orada da evde giyerim anne n’olur.

Cevap yerine kısa kısa soluklanmalar, dışarı fırlamış bir çift mavi göz buldu karşısında. Çaresiz, koyu yeşil çantanın içindekileri yatağa döktü. Lacivert örtünün üstünde parladı kısa kollu bluzun minik minik pembe çiçekleri. Mavi etek gördüğü muameleden utanıp plilerini kapattı hemen. Neyi vardı bunların? Tamam, birkaç senedir kilo almış, boyu da uzamıştı ama henüz içlerine girebiliyordu. Bluzun ön kısmına bir toplu iğne tutturdum mu tamamdı. Üç koca gün bu sıcakta ne yapardı teyzesinin evinde üstündekine benzeyenlerle.

Daha büyür müydü şu memeleri. Annesininkiler nasıldı acaba? Yüzünü görmediği insanın göğüslerini hayal etmesine dudaklarındaki acı bir tebessüm eklendi.

Ya şunlar… Şu kahve ve siyahtan başka renkten nasibini alamamışlar. Sakladığı yerden çıkardı onları. Neredeyse topuklarına varan etekler, uzun kollu bluzlar. Tabii yakaları boynunu iki parmak da olsa kapatacaktı.

- Fesuphanallah hala mı onları mıncıklıyorsun. Hadi güzel katla, yerleştir. Vapuru kaçıracağız. Yarım saat kaldı şurada.

Kaçıralım zaten diyecek sesini bastırdı. Sabahtan sıkı sıkı örülüp başının arkasına bilmem kaç tokayla sabitlenmiş saçlarını açmak geldi içinden. O firketeleri tek tek camdan savurmak, ta uzaklara gitmelerine sevinmek… Nasıl özenirdi bakıcı ablalarının uzun saçlarına. Kendisi koyun gibi devamlı kırpılırken. Kız mı oğlan mı olduğu belli değilken. Şimdi saçları belini geçmişti güya.

- Ver şunları ver! İki saattir uyuz uyuz hareketler.

Arkası dönük kadının başındaki eşarbı alıp şöyle bir boğazına geçirip sıkma fikri zihnini yoklasa da bulunduğu yerden kıpırdayamadı. Tüyleri dökülmüş kırmızı halının üstüne sıpıtıp atılanlara baka kaldı. Kısacık tırnaklarını avuçlarına batırdığını hissedemeden.

- Bunları bir daha görmek istemiyorum Geldiğimizde doğru çöpe…

Gözlerini sımsıkı yumdu. Onlardan dışarıya akamayan yaşlar, yutkunurken genzini yakarak indi aşağıya. Kapanan fermuarın sesi odaya döndürdü onu.

- Haydi marş marş!

Eve ilk geldiği gün de bu sözle yollanmıştı odasına.  Allah’ı vardı şimdi annesinin -bir türlü içinden gelerek anne diyemese de- yemekleri çok güzeldi. Zorlardı “ye, ye” diye üstelik. Bir de “doydum artık” lafını duyunca “keşke başka çocuk alsaydım” diye bağırmasaydı yüzüne.

Babasının aşağı kattan gelen sesiyle aydınlandı yüzü.

- Hadi kızım, geç kalıyoruz.

Ardından kadının tiz sesi merdivenleri aştı.

- Uyuşuk bu uyuşuk; bilseydim böyle bir kız olacağını…

- Geliyorum geliyorum!

Hiç ummadığı bir tonda çıktı kızın sesi. Basamakları ikişer ikişer inerken elindeki çantayı bir o yana bir bu yana salladı umursamadan.

- Allah kahretsin, sakar şey n’olacak. Bırak, bırak vakit kalmadı gelince artık…

Merdiven duvarlarını süsleyen çerçevelerden biri kendini yere atmıştı. Kıymıştı işte canına. Çantanın dokunuşunu bahane ederek.

Ya o…Kaç kere düşünmüştü? En son “artık okula gitmeyeceksin bu kadar yeter” dediği gün müydü; yoksa rengarenk ipliklerle beyaz bir bez geçirilmiş kasnağın eline verildiği gün müydü? Yakında görücüler gelmeye başlarmış. Yaşından büyük gösteriyormuş. E, adet de gördüğüne göre… Ömür boyu ona bakacak değillermiş ya. Hem onların da hakkıymış torun görmek…

Vapur adadan uzaklaşırken bir özgürlük havası sardı benliğini. Yeşil çantaya kilitlenmiş eli gevşedi biraz.  İyot kokusunu çekti ciğerlerine. Bu koku tüm vücuduna yerleşmeliydi. Kucaklayıp sarmalıydı onu. Uyutmalıydı koynunda.  Mavi mavi, yeşil yeşil, yosun yosun. Küçükken babasının “bak deniz çamaşır yıkıyor” dediği vapura vuran dalgaların bugün büyük temizlik günüydü. Kocamandı köpükler… Yardım bekliyorlardı. Derinliklere gidebildiği kadar gitti bakışları.

Annesi gözlerini denizle göğün birleştiği çizgiden hiç ayırmadan bakadursun babası elindeki gazeteyi pür dikkat okuyordu. Vapuru takip eden martılar, sadece kızın umurundaydı. Onlardan birinin kanadında olmak. Uçmak, uçmak. Enginlere… Bir daha o eve dönmemek. Annesine gitmek… Öldü diyorlardı onun için. Yalandı yalan. Bir gün gelip “kızım” diyecekti. Hissediyordu bunu. Bulacaktı yavrusunu. Sormayacaktı bile “beni niye bıraktın anne” diye.

- Artık otur yerine direk gibi kaç dakikadır diyen kadına döndü.

- Oturmak istemiyorum, ayakta duracağım.

- Otur dedim sana!

Babasının saçsız kafası hala elindeki gazeteye gömülüydü. Kız, yan tarafta oturanların bakışlarını tepeden tırnağına kadar hissedip vücudunu dikleştirdi.

- Hayır!

- Sen o yakanın düğmelerini mi açtın? İnşallah gizliden koymamışındır o elbiseleri de.

Nadir görülen gamzesi kızın yanağında belirdi. Bana ne diyen omuzlarına destek olarak.

- Koydum işte!

Kadının ince kaşları daha da çatıldı. Etrafına aldırmadan saldırdı öne doğru.

-Ne diyorsun sen be! Aptal kız! Ver bakayım!

Hırsla çekiştirilen koyu yeşil çantanın sapına yapıştı kız. Bir iteklese denize düşürebileceği kadının elinden aldı onu. Bir an çevredeki gözlerden yollanan zırhı giydi üzerine. Savurabildiği kadar uzaklara attı elindeki koyu yeşili.  Martılar yön değiştirdi denizin üstünde batıp çıkana doğru.

-Çanta… Çanta gitti. Allah kahretsin seni. Baş belası… Seni o yuvadan alanın da diye el kol hareketleri ile bağıran kadına bakan kız, bluzunun birkaç düğmesini daha çözdü.

Babası gazetenin üçüncü sayfasını okumaya geçerken…

DEMOKRASİ GÜZELDİR

 

Ahmet Zeki Yeşil

 

“Helal olsun Selami Ağabey. Afiyet şeker olsun. Bal olsun, kaymak olsun. Yesek de ölüyoruz, yemesek de. Atın ölümü arpadan olsun. Yarınımız garanti değil. Bu gün yeme, içme zamanıdır. Gideceğimiz yer nasıl olsa aynı. Sayende iyi göbek yaptım. Param olsa, zayıf görünmek için en alttaki kaburga kemiğimi aldıracağım ağabey. Senin anlayacağın sosyetik olacağım. Mademki memlekette demokrasi var, istediğimizi yeriz, istemediğimizi tükürürüz. İçme hakkımızı sonuna kadar kullanalım, içelim güzelleşelim. Beni adam yerine koydun ya, empati yapıyorum dedin ya… Seni çok sevdim. Demokrasi güzel be ağabey! Kadehimizi demokrasinin şerefine kaldıralım ağabey.”

“Şerefe…”

“Şu güler yüzün var ya ağabey, bütün kederlerimi unutturdu bana. Sözüm söz önümüzdeki seçimlerde oyumu sizin partiye vereceğim. Çok yük oluyor muyum yoksa sana? Bu gün böyle olsun, sevabına. Bir işe gireyim, ilk sana vereceğim müjdeyi. Yanlış anlama ağabey. Bu kadar işinin arasında senden yardım isteyecek kadar öküz değilim. Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir kural yok. Mademki memlekette demokrasi var, o zaman ben de istersem çalışırım, istemezsem çalışmam. Demokrasi güzel be ağabey! Sence bu memlekette, işsizlik var mı Salih Ağabey.”

“Var ama lokal. Ayrıca benim adım Salih değil, Selami.”

“Çok affedersin ağabey, et yemeye yemeye beynim süngerleşti. Kimin aklına gelirdi ki memlekette hayvan kalmayacak? Ben bu duruma düşecek adam değildim. Her gece rüyamda; sabah sucuk, öğle köfte, akşam kebap yiyorum. Sokakta gördüğüm kedi ve köpekleri, lahmacun mafyasının eline düşmemeleri konusunda uyarıyorum. Sonra ter içinde uyanıyorum. Gittikçe küçülüyoruz sanki. Adamın biri, Reno-12’sine 13 kişiyi nasıl sığdırdı anlamadım ağabey. Demokrasi olmasaydı, yapamazdı herhalde. Duyduğuma göre, et sektörü iyi yönetilemiyormuş. Bu yüzden, veresiye fuhuş başlamış. Ben bu işten bir şey anlamadım ama olsun, demokrasi güzel be ağabey. Sence bu memlekette, yoksulluğun yan etkileri var mı Sadullah Ağabey?”

“Var ama lokal. Ayrıca benim adım Sadullah değil, Selami.”

“Ben kelle oldum, ne dediğimi bilmiyorum. Benim halimden ancak sevenler anlar. Sen hiç sevdin mi ağabey? Aşk, öğle rakısı gibi çarptı mı seni. Seviyordum beş yerinden bıçakladım Nalan’ı. Benimki namus cinayeti değil ağabey. Nikahsız Kadın Kalmasın Kampanyası’na katılacakmış. Neymiş efendim, kadının adı yokmuş. Mademki demokrasi var istersem severim, istersem döverim. Demokrasi güzel be ağabey! Sence bu memlekette, kadının adı yok mu Sadri Ağabey?”

“Var ama lokal. Ayrıca benim adım Sadri değil, Selami.”

“Rahmetli dedemin de ismi Selami. Sonun benzemesin, O’na çok benziyorsun. O yattıkça Allah sana uzun ömürler versin. Oynamayı çok severdi ama ritim tutturamazdı. Bir gün, Tophane’de el arabası dansı yapınca şişlendi. Şişleyenlerin sadece şişleri bulundu. Dedemi suça teşvikten tutuklamışlar. Yıllarca, “Kalçama kramp girdi ve bir daha çıkmadı” diye yalan söyledi. Yaşananlar için mahalle baskısı falan dediler ama yalan ağabey. Demokrasi var diye kıvırtırsan işte böyle olur. Demokrasi kıvırtmaya gelmez. Vatandaş, kıvırtan politikacıları sevmez. Sen sakın kıvırtma ağabey. Sence bu memlekette, mahalle baskısı var mı Selahattin Ağabey.”

“Var ama lokal. Ayrıca benim adım Selahattin değil, Selami.”

“Selami dedin de aklıma geldi. Ünlü heykeltıraş Selami Yontar, ben böyle sanatın içine tükürürüm lafını duyunca çok üzülmüş. Üzülmüş de laf mı, kahrolmuş. İntihar nedeni bu değil ağabey. Heykelleri kırılmış, çalınmış umurunda değilmiş. Allah kimsenin başına vermesin, Jupiter Kraliçesi isimli heykeline tecavüz etmişler. Düşünsene ağabey, Jüpiter’de hayat olsa… İleride tarih bunu yazsa… Düştüğümüz durumlara bak! Sence bu memlekette, sanata saygı var mı Seyfullah Ağabey?”

“Var ama lokal. Ayrıca benim adım Seyfullah değil, Selami.”

“Dilimi arı soksun, bütün Selamiler sana kurban olsun. Dikkatine hayranım ağabey. Partiniz işte bu yüzden başarılı. Elim kırılaydı da öbür partiye oy vermeseydim. Affet ağabey, o zaman seni tanımamıştım. Sen o zaman empati yapmamıştın. Bize oy vermeyenlerin derdi ne diye sormamıştın. İçimde kötü bir şey olacakmış hissi vardı, seni tanıyınca geçti gitti. Her gece yatmadan önce yapılacaklar listesine bir not daha ekliyorum bak! Senin için dua edeceğim ağabey. Yalanım yok, önce televizyonda dizilerimi izleyeceğim. Çünkü ilaç gibi geliyor bana bu diziler. Bir sürü rivayet var. Sabahattin ağabey, insanların psikolojisinin bozulmasında dizilerin katkısı var mıdır?”

“Var ama lokal. Ayrıca benim adım Sabahattin değil, Selami.”

“Heyecandan dilim dolanıyor ağabey. Empatiyi sempatiye dönüştürdün. Zaten sarhoştum, üstüne bonusu oldu. Şu yalancı dünyada, bir sen anladın beni. Nalan bile anlamadı. Mutluluk işte bu! Sevdim seni. Hayvanları sevdiğim gibi sevdim. Bana, hayvan muamelesi yapabilirsin, iltifat sayarım. Sence bu memlekette hayvan hakkı var mı Sadettin Ağabey?”

“Var ama lokal. Ayrıca benim adım Sadettin değil, Selami.”

“Seni tanıyınca demokrasiyi de sevdim ağabey. Şaşkınlığım ondan. Kim demiş yenmez içilmez diye. Yiyorum, içiyorum, ödemiyorum işte. Hatta kış geldi mi ısınıyoruz. Bizim kömürü eve ne zaman gönderirsin ağabey? Allah senden razı olsun. Şimdi kadehimi senin ve demokrasinin şerefine kaldırıyorum. Affına sığınarak kafama takılan bir soruyu soracağım. Demokrasinin önünü açmak ne demek? Eğer iyi bir şeyse, bir göz işareti yap. Senin adın neydi ağabey?”

“Kaç kere söyledim dangalak! Benim adım Selami. Şimdi elimden bir kaza çıkacak! Empati yapacağım diye düştüğüm durumlara bak!”

“Sinirlenme ağabey. Demokrasi güzeldir ama Fatmagül’ün başına neler geldi gördük. O yüzden yani…”

“Tamam, uzatma artık! Neydi benim adım, söyle bakayım?”

Mithat Önal

 

MEMDUH AMCA

 

Siyah kasketi, sırtında kocaman kahverengi pardüsüsü, ayağında iskarpinleri ve elinde otuzüçlük siyah kehribar tespihi… Ellerini arkaya atar, tespihin şakırtısını kahvedekilerine duyura duyura gelirdi, toprak yolda. Ben böyle tanımıştım Memduh amcayı.

Karısı Dürdane’ye, “Şöyyyyle bir köyü kolaçan edeyim hele, ne var ne yok” diye evden çıkardı. Dürdane kadın arkası sıra, “Sankilim köy ağası. Hele git bakalım köyün meydanı yerinde duruyor mu, yoksam koruluğa mı kaydırmışlar?” diye gülerek yanıt verirdi

“Benim en iyi arkadaşım” dediği hayat yoldaşı Dürdane kadının sözleri hiç mi hiç dokunmazdı yüreğine. “Bakarsın belki almışlardır. Selamını söylerim meydanlığa” diye karşılık verirdi, bıyık altından sararan dişleriyle tebessüm ederek, her defasında, merdivenin ikinci basamağında, elinde çalı süpürgesi ile bekleyen hayat yoldaşına.

Köy meydanına geldiğinde küçükler toparlanır, yer gösterirler, saygı ve hürmette bulunurlardı. Memduh amcanın köyün yeni yetme çocukları ve gençleri arasında ayrı bir yeri vardı. Yeni yetişen çocuklara ve gençlere köy meclisinde söz verilmesi gerektiğini her fırsatta dile getirirdi. Toplum içerisinde bulunan gençlere konuşulan veya tartışılan konularda fikirlerini söylemeleri konusunda telkinlerde bulunurdu.

Bu konuda köyün ihtiyar heyeti ve yaşlıları arasında pek sevilmezdi. İhtiyar heyeti arasında, bu yüzden Memduh amcaya, “çocuk ruhlu” denilirdi. Bir keresinde Seyfi dede yıkık direğin yanında elindeki bastonu Memduh amcaya doğru sallamış, “Kırkını aştın, hala çocukluktan kurtulamadın” diye çıkışmıştı.

Köye ikinci cami yapımında, su kanalının kazısında, evlere su alınmasında, koruluğun bakım ve onarımını gibi konularda gençlerin de düşüncelerinin alınması gerektiğini söylemişti. Karşı çıktıkları için, her seferinde köy meclisini yarıda terketmek zorunda kalmıştı. “Gençler yoksa bende yokum” der, köy meclisinin eskimiş tahta kapısını çarparak çıkardı. Dışarı her çıkmasında, sol ceket cebinde duran baba yadigarı tabakasından, birinci cigarasını alır, sararan dişlerinin arasından koruluğa doğru tüttürürdü.

Memduh amca, gençliğinde şehir görmüş adamdı. Kahvede etrafına toplanan gençlere şehir anılarından anlatırdı. Tahta iskemlenin üzerine iyiden iye kurulur, kahveci, Rasim dayının getirdiği çaydan hüpleye hüpleye anlatırdı. Küçük tahta çerçeveli pencerelerden ve tahta kapıdan dışarıya, zaman zaman kahkahalar çıkardı, koruluğa doğru.

Memduh amca, ne zaman şehir hikayelerini anlatmaya başlasa, Rasim dayı ellerini havaya kaldırır, “Beyler bu hikayeler çaysız gitmez” der, tepsiye dizdiği çayları bir solukta dağıtıverirdi. Memduh amcanın hikayeleri en çok Rasim dayıya yarardı. Memduh amcanın sayesinde hiç satmadığı kadar çay satardı. Hikayenin sonunda Memduh amca, başında tepsiyle çay dağıtan Rasim dayıya, şakayla karışık takılırdı. “Sayemde üç beş çay satıyorsun, bendende mi para alacaksın çavuşum” der, çayı beleşe getirirdi.

Memduh amca ile Rasim dayı askerliklerini aynı yerde yapmışlar. Rasim dayının okuma yazması olduğu için çavuş olmuş. Köyümüzün tek çavuşuydu Rasim dayı. Memduh amca, “Sayesinde çok rahat ettim” derdi. Sonra da, “Ölmüşleri cennete gitsin” diye dua ederdi.

“Şehirde bizim buradaki gibi taş evler yok. Tuğla ile pirketi üst üste koyuyorlar. Al sana ev. Adına da bina diyorlar. Bina ki ne bina gardaşlıklar. Gökleri delecek mübarek. Altından geçmeye adam korkar valla. Bir keresinde tepesine çıkayım dedim, başım döndü. Bizim bacanak kabak Hayri var ya, hah o işte, koştu da elimden tuttu. ‘Ne yaptın bacanak, gökdeleni istedi, vermediler, o da kaldırdı kendini aşağı attı diye adın çıkar da, köye irezil olmak da var’ diye benimle eğlendi mendebur…”

Memduh emmi anlattıkça etrafını saran köyün yeni yetme delikanlıları, “Eeee daha neler yaşadın Memduh amca” diye iştahlandırırlardı. Gençlerin kendisini iştahla dinlediğini gören Memduh amca, gerisin geri tahta iskemleye kurulur, “Hele bizi bir çayla çavuşum” diye Rasim dayıya seslenirdi.

“Sıra sıra dükkanların önünden geçersin de, içerisindekilere bakmaya doyamazsın. Hepside ayrı ayrıdır ha. Her bir bölümün ayrı çarşısı vardır. Aynı bizim kababadaki Pazar gibi. Ceket, köynek satan yerlerin dükkanları bir sırada, çekirdek, fındık, fıstık satanlar bir yerde. Züccaciyeciler ayrı bir yerde. İnsanlar sanırsın ki oluk oluk akmışta çarşıya dolmuş. İğne atsan yere düşmez…” İştahla anlatan Memduh amcanın sözünü gençlerden birisi keser, “hele sen neler yaptın, onu anlat Memduh amca” derdi. Memduh amca, sözünün kesilmesine önce kızar, Rasim dayının, “askerliği anlatsın, askerliği” diye söze girmesiyle, birden bire alevlenirdi. “İyi ki bir çavuş oldun” der, kaş arasından sitem ederdi.

Memduh amca, Keklik Hicabi ile hayvanat bahçesine nasıl gittiklerini, Hicabi’nin kafesteki arslanı görür görmez, arkasına bakmadan bağır çağır nasıl koşturduğunu, uzun boyunlu bir hayvana fıstık attıklarını, gecekonduda Hicabi’nin yatakta ağzında sigara ile uyuduğunu, yatağın yanmasına rağmen Hicabi’nin hâlâ horladığını, karakol maceralarını, komisere ağbey şiveniz nasılda bizim oralara benziyor, yoksam siz hıcıplı mısınız dediğini ve bu yüzden gece nezarette yattıklarını, ev sahibi ihtiyar kadının, elindeki bastonla gecekondunun etrafında don köynek kendilerini nasıl kovaladığını…

Memduh amca, oturduğu tahta iskemlede ellerini havada helezonlar çizerek anlattıkça, kahvedeki gençler, kendilerinden geçiyor, hop oturup hop kalkıyorlardı. Çayların biri gidip, biri gelirken, vaktin nasıl geçtiğini anlamayan gençler, gecenin bir yarısı Memduh amcayı, omuzlarına aldıkları gibi doğru kumluk yola düşüyorlardı. Memduh amcanın tek katlı, bahçeli taş evi kumluğun sonundaydı. Gençlerin söylediği türküler eşliğinde eve gelen Memduh amca, sararan dişlerini göstererek, gençlere Sadri Alışık selamı gönderirdi.

Bu duruma kızmayanda olmuyor değildi hani. En çokta muhtar Suphi, sinir oluyordu.

Oturduğu yer minderinin üzerinden pencereye doğru kükrüyordu, karısı Kezban ninenin, “senin de gençliğini gördük Suphi efendi” diye çıkışmalarının arasında. “Şu mendeburun yaptığına bak. Gecenin kaçı olmuş, eve yeni geliyor. Bir de halaylı türkülü…” diye söyleniyordu, Kezban nineye duyurmadan.

Memduh amca, Kezban ninenin hâlâ oğlusuydu. Çocuklukları iki göz toprak damın içinde birlikte geçmişti. Sık sık kocası muhtar Suphi efendiyi, usuldan da olsa her konuda yardımcı olması için kulağına fısıldardı. Suphi efendi, Memduh amcayı seviyordu sevmesine ama gençlerle çok fazla takılmasına ifritte olmuyor değildi hani.

Köy meydanındaki yıkık elektrik direğinin üzerine çıkan köyün gediklilerinden Hamdullah, tavşan dişlerinin arasından cırtlak sesiyle bağırıyordu, kahveye doğru.

“Yetişin gomşulaaaar, yetişin hele… Dürdane bacının evinden feryat figan çıkıyor. Yetişiiiin!” Bütün kahve bir anda boşalıverdi. Kahveci Rasim dayının elindeki tespih birden bire yere düştü. Çeşmeye su dolmaya gelen kadınlar, bağına bahçesine gitmek için evden çıkanlar, çayırlığa doğru yürüyenler… Bütün köy bir anda Memduh amcanın pirket evine akın etti. Yukarı ilk çıkan Hamdullah olmuştu. Dürdane kadın kapının arkasına oturmuş saçlarını yoluyordu. “Gitti Memduh’um, yıkıldı evimin direği…” Feryat ediyor, gözyaşı döküyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Kapının tam karşısında, küçük pencerenin yanındaki eski iskemlede, boylu boyunca, öylece, gözleri kapalı yatan Memduh amca, Hamdullah’a ölümün bir hakikat olduğunu canlı olarak haykırıyordu. Hamdullah’ın arkasından muhtar Suphi emminin büyük oğlu İsmet, Hicabi’nin kardeşi Seyfi, içeri girdiklerinde hiç beklemedikleri manzarayı görünce donup kalmışlardı.

Kadınlar, Dürdane bacıyı zor zabdettiler. “Memduh’um gitti, evimin direği yıkıldı” dedi de başka bir şey demedi zavallı kadın. Cenazenin kaldırılacağı saat geldiğinde, Dürdane kadın, birden bire dışarıya fırladı. “Hele durun gomşular” diye tabuta el atmak isteyen ahaliyi durdurdu. “Memduh’umu gençler taşıyacak.” Dürdane kadının bu sözleri buz gibi bir hava oluşturdu. Fısıldaşmalar ve homurdanmalar arasında Dürdane kadın sözlerini bir kez daha tekrarladı, “Memduh’umu gençler taşıyacak.” Dürdane kadının neden böyle bir şey söylediğine önceleri kimse akıl erdiremedi. Hatta ihtiyarlardan birkaç tanesi Dürdane kadına sitem ederek cenaze evini terk etti.

Memduh amcanın cenazesi mezarlığa kadar gençlerin omuzlarında gitti. Köyün gençleri bir süre mezarının başından ayrılmadı. Hamdullah, “rahmetli üzümü çok severdi” diye kendi bağından kestiği üzüm çubuğunu mezar taşının yanına dikti.

Memduh amca, Dürdane kadına vasiyet etmiş iki ay öncesinden. “Ben ölürsem, tabutumu gençler taşısın” diye. Dürdane kadın anlatmış çeşmenin başında Hacce nineyle, İllezlerin çırpı bacak Meryem’ine. “Akşam yemeğini koydum önüne, bir güzel yedi. Geriye çekildi baba yadigarından çıkardığı cigarasından keyiflene keyiflene tüttürdü. Ben sofrayı kaldıracakken söylenmeye başladı, “Len Dürdane, bu sana vasiyetimdir. Ben ölürsem, tabutumu gençler taşısın.” Bir iki defa tekrar etti. Ben, söylenipte benim kafamı bulandırma be adam. Söylenecek sözmü bu şimdi desem de, dinletemedim. Tutturdu bir kere. Bende hani sussun diye, tamam herif. Tamam dedim. Garibin içine doğmuş herhal.

Gece susamıştım. Kapının önünde duran testiyi tepeme dikiverdim. Öyle susamışım ki, bendeki susuzluk değil, Memduh’un yangınıymış. Bilemedim. Gece o da suya kalkardı. Her zaman içtiği küçük ırbığı yanı başındaki küçük pencerenin önünde dolu dururdu. Bende hani uyandırayım da, garibim içsin diyerek dokunuverdim. Önce elime bir soğukluk geldi. Birden bire irkildim. Anlayamadım. Yeniden dokunmamla başı iskemleden düşüverdi. İşte o zaman anladım Memduh’un gittiğini…”

Köylüler arasında öleceğini bildiği için gizli evliya olduğunu söyleyen bile oldu. Çırpı bacak Meryem söylemiş ilkin. Sansarın Hamit, karısı Şefika’ya, “olabilir mi ki kız Şefika?” demesi köylünün kafasına, Memduh amcanın ermiş olduğu fikrini iyiden iye işledi. Gençler arasında mezarının çevrilmesini, arada bir ziyarette bulunulmasını isteyenler bile oldu.

 

 

 

İÇİMDEKİ ŞİİR

 

Takım düşük

Süngüsüz gidiyorum

İçimde ki şiire

Can düşüyor

Canan da

Ortada kalan laf ise çok üşüyor

Ya şiiri nerede ısıtsam?

Sen olmasan şimdi buralarda

Ben de olmasam

Gitsem sabahın er vakti

bir sabahçı kahvesine neşeyle

Sabırla beklesem altıkola yatmış ihtiyarın birini

Hortanın biri diliyle işaret etse kozun kızını

Bilmiş bilmiş gülümsesem de göz kırpsam

Çuhaya vurduğu elinden hızla sıçrayan

Lafın ve küfrün el değmemişini kapsam da

Yazsam kahkahayla içimde susmayıp bağıran şiiri

 

Bedros Dağlıyan

 

 

 

 

TOPRAK


Ey anadolum
Toprak anam
Neler yaşadın  neler gördün
Anlatsana
Yağmur yağdı ıslandın
Kar yağdı dondun
Yaz oldu susuz kaldın
Çatır çatır çatladın
Kaç uygarlık doğdu üzerinde
Fransa’da diktatör Napolyon
Almanyada faşist Hitler
Rusya’da sosyalist Lenin
Anadoluda  Atatürk
Kimler geldi kimler geçti
Söylesen
Ne savaşlar gördün
Top attılar yandın su döktüler söndün
Tohuma can verdin
Bazı canları aldın
Sen ne ketumsun
Bir anlatsan neler gördün
Ey gidi toprak  ana
Hâlâ genç kız gibisin.
Ben sana aşık oldum
Ersan Arif

 

Zeynep Uçar

 

FAHİŞE

 

Bak.

Şimdi anlatmak istediğim bir şeyler var. Normalde, başka, sıradan bir zamanda umurumda bile değilsin. Bir hapishanede zincire vursalar seni, ya da kucağında bir bebekle benden para istesen, ya da “çok seviyorum, sen de sev, dünyanın en mutlu kadını yapacağım seni” filan desen böyle gözlerini aşık aşık açıp… Umurumda değilsin.  Ama bir şeyler anlatmalıyım artık…

Bir fahişeyle konuştum geçenlerde. Hiç yapmam, iyi aile kızıyım ben, fahişeler “abes” yaratıklardır. (Yaratık diyorum ya, sen de öylesin, kendini bir halt sanıp gerilme diye söylüyorum). Zor oldu. Bir kızın evine bir fahişeyi  davet etmesi gerçekten zor oldu. Parasını peşin ödemek zorunda kaldım ve evdeki bütün bıçakları sakladım(bir tanesini sehpanın altına, elimin uzanacağı yere kadar) Korktum, ben de korktum, “abes” yaratıklar ya fahişeler.(Gerilme öyle sinirimi bozuyorsun). Beni görünce şaşırdı, eve getiren arkadaşım erkekti, hemen durdurdum kapıdan kaçarken:

- Lütfen gitme, önce konuşalım biraz

(korkarak baktı)

-  Lütfen…

Eve girerken öyle bir çekingendi ki, sehpanın altına sakladığım bıçağı fark eder diye ödüm koptu. Öyle bi utandım ki kendimden. Karşımdaki koltuğa otururken eteğini savurdu(iş gereği, alışkanlık), telefonunu kül tablasının yanına bıraktı. Sonra tehditkar bir bakış fırlattı göz bebeklerime:

- Bana bak iyi aile bebesi(ona iyi aile kızı olduğumu söylememiştim, nerden biliyordu?). Ben böyle işleri sevmem. Benim tepemin tasını attırmayın. O arkadaşın eve gidecez başka bir  arkadaş bekliyo deyince böyle sanmadıydım ben. Sen orospuya da benzemiyon. Oyun mu oynuyonuz lan benle.

Ben konuşmak istiyorum yalnızca. Yazıyorum, sizi yazmak istiyorum.

Bir kahkaha koptu, “abes” kadının kan kırmızısı yorgun dudaklarından. (kim bilir kaç bedeni tatmin etmişti, kendinden utanarak).  Kahkaha lekesi uzun süre çıkmayacaktı duvarlarımdan, perdelerimden, kırk kat yıkamak zorunda kalacaktım. Kahve lekesi, kan lekesi için olan bütün deterjanları tek tek tanıyacaktım böylece. Hatta boya badana bile yaptıracaktım ama,  duvarlarda kahkaha kalacaktı biraz.

- Bizimle mi konuşacan? Ne konuşacan bizimle?

- Özür dilerim. Yazmak için biraz bilmem lazım. Yaşadıklarınızı…

- Ne yaşadıklarımızı? Bana bak bebe vücudumuzu satıyoz biz. İki kuruş para verdin diye oturup sana edebiyat mı yapacam burada. Ağlıyım zırlıyım da bi de istersen.

- Ama…

- Ne sandın? Canım istemeyen hiç kimseye zorla yaptırmazlar bu işi.

Çantasını öyle bi hışımla aldı ki kelimelerim boğazıma yapıştı sandım. Onun savunma mekanizması da benim gibi kelimelerle işliyordu, daha kaba, tehditkâr, yüksek topuklu kelimelerle. Bir sussa ruhundaki derin çığlıkları tek tek duyabiliyordunuz. Susmuyordu, bağırıyordu, kapıdan çıkarken arkasını döndü, baktı:

Orospuyum kızım ben, vücudumu satarım. Sen git bedava seviş  o oğlanla. Ne fısıldıyo kulağına? Çok mu  seviyomuş seni?

Merdivenleri inip apartmanın kapısından çıkana kadar öylece dinledim topuklarından savrulan keskin sesi. Bi kaç küfür apartman boşluğuna doldu kırmızı rujlu dudaklarından.

Kapıyı açık bırakıp salona döndüm. Geri gelecekti. (Tabi hikayemin böylesi lağım kokulu kesitini saçma sapan bi sır perdesi şeysiyle sonlandırmayacağım. Zira okuyucunun en çok sinirlendiği şey ona yalan söylenmesi değil, yalanın yeterince inandırıcı şekilde söylenmemesidir. Hayat da böyle değil mi? Tanrı yeterince inandırıcı olmadığı zamanlarda atmıyor mu tepenin tası. Bana bak sevgili okur. Bunun üzerine çok ayrı bir yazıda konuşalım olur mu seninle? )

Şimdi…

Telefonunu sehpadaki kül tablasının yanından almak için geri dönecekti.

Telefonunu sehpadaki kül tablasının yanından almadan önce yakacaktı bi  tane aramızdaki sinir bozucu derecede anlayışlı sukunete eşlik  etsin diye…  Kül tablası dolup taşacaktı biz susarken ki ben de bu eyleme destek verecektim. O gün hiç konuşmayacaktık. O gün sonraki günlerde duracağımız bütün virgüllerin yerine konuşmayacaktık…”

 

 

 

VURGUN

 

Güneş doğsun artık

Ölü şehrimin üstüne

Birer birer aydınlansın

Eylül akşamlarım

Toprağım kussun yeşilini

Erken açan kaysı çiçeğinin

Telaşlı sevinci kıpırdasın kanımda

 

Karanfiller dikerim göz kırpışlarına

Gülüşüne azad ederim kendimi

Yaslanırım dizelerime

Çoğalırım rüzgâra sığmaz sesim

Çıkmaz sokaklarımda dolanır küçüğüm

Gülümseyerek öperim gözlerini

Nefesin saçlarımda dalgalanır

Bensiz üşürsün kuzeyin kızıl denizi

Ben sana vurgun deliyim

 

Hüsniye Yıldız

 

 

 

Ahmet İnam’a sevgi, saygıyla

 

HOMO MENDAX

 

(Yalan Söyleyen İnsan)

 

Ey bütün hesapları alt üst eden sonsuzluk

(Bizim gibi dar kafalı dindarların ağzıyla)

Sana isnat edilen semavi kitaplardan

Seni tenzih ederim

Çünkü kainat senin eserinise

Marks’ın “cebrailsiz” Das Capitali’i de senin

Sokratesin Savunması da

Hatta Cervantes’in Don Kişot’u

Dante’nin İlahi Komedyası bile

 

Ezbere yaşamak tehlikelidir!

Çünkü dünyada bu güne dek

Bir tek doğum yaptıramamış ve

Hiç doğum sancısı çekememiş kimse de

Yine laf ebesidir

 

Ey sonsuzluğa açılan uz görü, üst bilinç ve üst yargı

Bir hüsnükuruntudan dürüstlük çıkabilir mi açığa?

olsa olsa saf bencillik adına

Sonuna kadar saflaştırılmış bir r u h b a n yağcılığı

Korkarım ki r ü ş v e t i n ilk biçimi sunakta

Senin adına gaddarca kesilen ilk k u r b a n: Bir ana

kuzusuydu.

Hüsrana uğramışların kendini bir çeşit bağışlama çabası mı?

Yoksa zayıf, çaresiz kulların yaratana karşı bir nevi

Psikolojik savunma mekanizması mıydı?

 

İnsanı anlamak içrek, aşk kendi başına buyruksa

Hakikat hep dışarıdan taşradan gelmez bize

Yaşamın içerik,istenç ve istemlerine bakıyorum da

Optik kanunları iyi ki şu bizim meclis-i-mebusanda yapılmaz

 

H a k i k a t kainatın a h l a k ı y s a

Zerredeki o p t i k kanunları, çarpıtan kim varsa

Bundan böyle çarpanlarıyla bizzat kendisi çarpılacaktır

Ben bilmem gerçi sadece külli aklım bilir!

 

Cemal Öztürk

Raşel Rakella Asal

 

Yaşamla Dalga Geçebilmek

 

BOZKIRKURDU Romanı

ve

HERMANN HESSE

 

“İnsanın kişisel yaşama olan şiddetli arzusu ile çevresinin uyum istemi onun kişiliğini şekillendiren karşıt iki güçtür.” der Hermann Hesse. Onun “Bozkırkurdu” romanında işlediği temalar, ‘yalnızlık, bireyin parçalanmışlığı, ikiyüzlülük, bireyin kendini sakatlaması ve intihar’ olarak özetleyebiliriz. Bozkırkurdu romanın girişinde bize yeğeni tarafından şöyle tanıtılır:

 

“Hayır, Bozkırkurdu’nun bakışı çağımızın, çağımızdaki bütün o yapmacık                 işgüzârlıkların, bencil, açgözlü çabaların, kendini beğenmiş, sığ entelektüelliğin yüzeysel oyununun içine sızıyordu… Ah, ne yazık ki bu bakış daha da derinlere iniyor,  çağımızın, ussallığımızın, uygarlığımızın kusurları ve umarsızlıklarından çok daha ilerilere uzanıyor, tüm insanlığın can evine gidip dayanıyordu. Bir düşünürün, belki bilge bir kişinin insan yaşamının vakar ve anlamından duyduğu kuşkuyu usta bir dille tek bir saniyede açığa vurmaktaydı. Bu bakış diyordu ki: ‘Görün işte, böyle soytarı kişileriz biz! Görün işte, böyledir insan! Ve tüm şan ve şöhretler, tüm akıllılıklar, tüm ussal kazanımlar, insanlığın yücelik, büyüklük ve kalıcılığına yönelik tüm atılımlar yıkılıp gidiyor, maskaraca bir oyuna dönüşüyordu!”(s.10-11)

 

“Yolunu şaşırıp bizim aramıza düşmüş kentlerde ve sürü yaşamında soluğu almış bir bozkırkurdu… Onun yalnızlığını, vahşiliğini, tedirginliğini, ondaki yurtsama duygusunu ve onun yurtsuzluğunu.”(s.18)

 

Tabii ki bütün bu temalar rastlantısal bir şekilde birbiriyle kesişir. Örneğin yalnızlık, parçalanmışlık ve ikiyüzlülük (seçkin sınıfın yani elit sınıfın karşılığı olarak) hepsi aynı tema içine sığar. Bozkırkurdu’nun en önemli sorunu topluma bakış açısıyla ve sosyal sınıfların toplumda oynadığı rolde kendini gösterir. Çelişkileri vardır. Burjuvaziden nefret ettiği halde kendini o sınıftan koparamaz. Kendini Mozart, Goethe gibi ölümsüz sanatçılarla özdeşleştirir. Büyük ustaların yapıtları sayesinde uluya, kutsala ulaşır.

Onun gözünde burjuvazi ikiyüzlüdür. Yapmacıktır. Bunlardan biri olmadığı için  gurur duysa da,  bazı özellikleriyle kimi zaman tastamam bir burjuva hayatı sürer. Bankada parası vardır, yoksul hısım ve akrabalarına destek olur, pek özenli sayılmasa da yakışık aldığı gibi, dikkat çekmeyecek şekilde giyinir.  Polisle, vergi dairesiyle ve diğer yetkili makamlarla barış içinde güzel güzel yaşamaya bakar. Ayrıca küçük burjuvazi terbiyesiyle büyütülmüştür ve bu terbiyeden kafasında bir sürü kavram ve şablon kalmıştır. Böylece varlığının bir yarısıyla savaştığı ve yadsıdığı şeyleri öbür yarısıyla benimseyip onaylar. Yasalara, erdemlere ve sağduyuya yukarıdan bakan Harry, burjuvazinin zorunlu bir mahkûmudur. Ondan yakasını kurtaramaz.

Çevreyi, kendini burjuvaziden soyutlamakta görür; kendisini yalnızlığa iter. Görüşleri derinleştikçe, burjuvaziden tiksintiye varan bir iğrenme duydukça, çözümü intiharda görür.

Kitapta “benliğin parçalanması sosyal sınıfların parçalanışı” kadar önemli bir tema olarak işlenir. Bozkırkurdu sınıfsal ayrılıklardan dolayı kendini sosyal sınıflardan ayrı görse de içinde barındırdığı iki kişilik onun düşüncelerinde parçalanmışlığı yaratır. Yazgısını kendisi için daha anlaşılır kılmak üzere kurt ve insan, içgüdü ve us diye ikili bir ayrıma başvurur.

Harry kendi içinde bir “insan” bulur. İçindeki bu insan düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan dizginlenmiş bir dünyada yaşar. Ayrıca bir “kurt” bulur içinde. Bu kurt tarafı, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan,  yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan yana bir dünyadır.

Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür.  Hatta Harry kendini iki ayrı varlıktan değil, yüz, hatta bin varlıktan oluştuğunu görür. Yaşamın, yalnızca iki kutup, örneğin içgüdü ve us ya da ermişlik ve zevkperestlik arasında değil,  binlerce hatta sayılamayacak kadar çok kutup çiftleri arasında salındığını görür.

Çelişkiler içindedir. Huzursuzluğu onu çok ender huzurlu anlarda terk eder. O anlar, ölümsüzlerin eserleri ile baş başa kaldığı anlardır. Bozkırkurdu’nun acısı daha da derinleşir. İnsanlara açıklık ve dürüstlükle kurt ve insan tarafını göstermek istese de insanlar tarafından reddedilir. Elite, düzene, kısıtlanmaya, mantığa alışık insanlar onun kurt tarafından rahatsızlık duyarlar. Özgürü, vahşiyi, evcilleşmemişi, serüvenciyi ve güçlüyü savunduğunda insanları korkutur.

 

 “Bu arada şu düşünce geçti aklımdan: Ben nasıl şimdi giyiniyor, evden çıkıp profesörü ziyaret ediyor, onunla az çok yapmacık nazik sözlerle konuşuyor ve bütün bunları doğrusu gönülsüz yapıyorsam, insanların çoğu da her Allahın günü, her saat kendilerini zorlayarak, bir gönülsüzlükle böyle davranıyor, böyle yaşıyor, onu bunu ziyaret ediyor, onunla bununla söyleşiyor, dairelerinde, bürolarında oturup mesai saatinin bitmesini bekliyordu; hepsi de zoraki, otomatik olarak, gönülsüz görülen işlerdi, makineler tarafından da pekâlâ yapılabilecek ya da yapılmadan kalabilecek işler. Ve ardı arkası kesilmeksizin sürüp giden mekanikliktir ki onları benim gibi kendi yaşamlarını eleştirmekten, bu yaşamın aptallığını ve sığlığını, iğrenç şekilde sırıtan ne idüğü belirsizliğini, umarsız hüznünü ve kofluğunu görüp duyumsamaktan alıkoyuyordu. Ah, haklıydı, yerden göğe haklıydı bu insanlar öyle yaşamakta, yoldan çıkmış ben gibi iç karartıcı mekanikliğe karşı kendilerini savunacak ve gözlerini umarsızlıkla dikip boşluğa bakacakken, kendi küçük oyunlarını oynamakta ve kendi önemsedikleri şeylerin peşinden koşmakta…”(s.74)

 

İntihar ve kendi kendini sakatlama el ele girer hayatına. Kendi benliğindeki parçalanmışlığından kurtulmak için intiharı tek çözüm bulsa da kendi kendini sakatlayamaz. Boğazını kesme, kendini asma fikri ona uzaktır. Tek çözümü kendini bir adım geri çevirip aynadaki kendini görmek ve aynadaki yansımasına gülmektir.

 

“İnsanın kendini asması belki zordur, bilmiyorum. Ama yaşamak çok,çok daha zor!Ne kadar zor olduğunu Tanrı bilir!”…(s.83)

 

“Aynada bir hayal gördüm, biraz silik ve puslu, korkunç, kendi içinde devingen, kendi içinde fokurdayıp kaynayan bir hayal: Kendimi Harry Haller’i gördüm aynada ve bu Harry Haller’in içinde Bozkırkurdu’nu yolunu şaşırmış ve korkuyla bakan güzel ve ürkek kurdu gördüm”.(s.168)

 

“Pablo, küçük aynayı yeniden cebinden çıkarıp yüzüme tuttu. Aynada yine kendisiyle boğuşup duran o şaşkın, silik, kurt haliyle iç içe geçmiş Harry çıktı karşıma; çok iyi bildiğim, gerçekten sevimsiz bu görüntüyü yok etmekten hiç üzüntü duymayacağım.”(s.170)

 

Bunun üzerine adam yüzüme bir ayna tuttu, aynada kişisel bütünlüğümün dağılarak pek çok ben’e ayrılmış olduğunu gördüm yeniden, hatta bana sayıları daha da artmış gibi geldi. Ama ben’ler bu kez küçülmüştü, ele kolay gelecek büyüklükteydi.”(s.184)

“Ne var ki, her ben çok yönlü bir dünyadır, yıldızlarla döşenmiş küçük bir gökyüzüdür, çeşitli biçimlerden, aşamalardan, konumlardan, değişik kutsal öğelerden ve değişik olanaklardan bir karmaşadır.”(s.56)

 

Beden olmak tektir, ruh olmak asla.

İlk tecrübesi sokakta yürürken bir yabancı tarafından eline tutuşturulan bilimsel bir eserdir. Bu eser onun hakkındadır ve ona çelişkili karakterini, içinde gelip giden birkaç benliğini anlatır. Bu durumundan kurtulması her an mümkündür. Bir itici güç onu ele geçirecek ve ona bozkırkurdu karakterine başka bir alternatif karakter sunacaktır.

Harry’nin gerilimi gittikçe artar. Kendini çıkmazda bulur.  Artık intihar fikrini ciddi ciddi düşünmeye başlar. Başıboş gezmeye, sokağa atar kendini. O anda geçmekte olan bir cenaze alayına takılır. Hayretle bilimsel eseri ona veren adamı görür. Adamın yanına gider. Adamın ise söylediklerinden hiç haberi yoktur. Şüpheye düşer. Adam söylediklerinin Siyah Karga’ya dair olabileceğini söyler. Siyah Karga ise Harry’de hiçbir çağrışım yapmaz.

Cenazeden sonra saatlerce sokaklarda başıboş gezinir. Eve gitmeye karar verir. Bir tıraş bıçağı ile intiharını gerçekleştirmeden evvel kendine son bir içki ve yemeği hak görür. Şehrin bilinmedik bir yerinde bulur kendini. Ve ikinci acayip rastlantısına yakalanır: Siyah Karga’ya.

Siyah Karga, bir jazz kulübüdür. Kendine bir içki ısmarlar. Kulüpte Hermine adında bir kadına rastlar. Hermine onun hakkında her şeyi bilir; hayatını, bozkırkurdu karakterini,.. Üstelik bilimsel makaleden de haberi vardır. Ancak ona intihar etmek yerine ona yaklaşmasını ve onun her emrine itaat etmesini ister.

 

Kız, benim o karanlık korku hücremdeki küçük pencerecikti, minicik aydınlık delikti, esenlikti benim için, özgürlüğe götüren yoldu. Bana yaşamasını ya da ölmesini öğretecekti; sağlam ve sevimli elini benim kaskatı kesilmiş kalbime dokundurmalıydı ki, kalbim bu yaşam dokunuşuyla serpilip yeşersin ya da yanıp kül olsun. Onun bu gücü nereden aldığı, ona bu gücü neyin sağladığı, benim için taşıdığı büyük önemin hangi gizsel nedenlerden kaynaklandığı üzerinde düşünemiyordum, zaten fark etmezdi, bunu bilmem önemli değildi. Hiçbir bilgiye, hiçbir sezgiye en ufak bir değer verdiğim yoktu artık, bilgi ve sezgilere tıka basa doymuştum…”(s.100)

 

Kabul eder. Hatta Hermine’in son emrinin onu öldürmesi olacağını söylediğinde de hiç şaşırmaz.

“Senin için kolay olmayacak ama söylediğimi yapacaksın. Emrimi yerine getirecek, beni öldüreceksin. Duydun işte. Bir şey sorma artık!..” (s.106)

 

Harry’nin hayatı bu noktada tamamen değişir. Hayata dair bilgilerimizin sınırsız olduğunu keşfeder ve benliğinin binlerce parçasını kucaklamayı öğrenmesi gerektiğini anlar. Hermine, ona dünyevi hazlardan zevk almayı öğretir. Örneğin, dansı. Ve bağlanılmayan aşkı. Örneğin Maria’yı kucaklar. Maria güzel bir kadındır ama Harry’den başka sevgilileri de vardır. Hatta kimisi servisinin karşılığını da öder. Yine jazz kulübünde Harry, saksafoncu Pablo ile tanışır. Pablo ona hayatı hakkında değişik alternatifler sunar. Hayatın tek bir gerçeğe indirgenemediğini, değişik gerçeklerin her an saldırısına uğradığımızı, bir gerçeği ne kadar yakalarsak yakalayalım ona ulaştığımızı sandığımız an onu elimizden kaçırdığımızı Harry’ye anlatır.

 

 “Hermine adeta yaşamın kendisiydi: Her zaman yalnızca yaşanılan an vardı onun           için, gelecek diye bir şey bilmiyordu.”(s.107-108)

 

Harry’nin gizemli yolculuğunun dönüm noktasında, Harry usta bir dansçı, yetenekli bir sevgili olmuştur. Ayrıca ufku genişlemiş, kendi gerçek dünyasından uzaklaşıp, başka dünyalara girmişse de bir fırça darbesine daha ihtiyacı vardır: Maskeli Balo’ya.

Dansa smokinle ama maskesiz gider. Niyeti geceyi erken terk etmektir. Vestiyer fişini cebinde taşır. Ne Hermine ne Maria ne de Pablo balodadır. Gitmeye hazırlanırken vestiyer fişinin cebinde olmadığını görünce telaşlanır. Bir yabancı yanına yaklaşıp ona kendi biletini vererek onu yatıştırır. Bu vestiyer fişi değildir; göze alırsa Mucizeler Tiyatrosu’na giriş biletidir. Harry, tiyatroya girmeyi göze alır.

Tiyatroda Hermine’i bulur. Hermine oğlan kılığındadır. Pablo da saksafonunu çalmaktadır. Üçü tekrar beraberdir. Pablo onlara bir takım haplar verir. Harry değişik odalara girer. Odaların birinde Mozart’ı Handel’in bir eserini gramofonda çalar bulur. Gramofonda çalan müziğin Mozart’ın müziğine saygısızlık olduğunu söyler, Harry. Mozart ise buna güler. Ona gramofondaki müziğin Mozart’ın müziğinin değişik bir versiyonu olduğunu söyler. Tıpkı gerçekler gibi. Harry’nin yapması gereken iki şey vardır: Harry hayatı olduğu gibi kabul etmelidir. Ona sunulduğu şekli ile. İkincisi Harry saçmalıklara gülüp geçmeyi öğrenmelidir. Kısaca kendi çelişkilerini ciddiye almamasını, hayatın anlamsızlığına gülüp geçmesini öğütler. Öfkelenmektense gülmektir çözümü. Ve şöyle bitirir:

 

“Tanrım anlıyordum her şeyi; Pablo’yu anlıyor, Mozart’ı anlıyordum ve arkamda bir yerde onun korkunç kahkahasını işitiyor,yaşam oyununun yüz binlerce figürünü tümüyle cebimde biliyordum…Bir gün gelecek ,ben’in parçalarıyla oynanan bu satranç oyununun daha üstesinden gelecektim.Bir gün gelecek gülmesini öğrenecektim…”(s.209)

 

Mizahın, zekânın en ileri biçimi olduğu söylenir. Belki mizah sanatın ileri biçimidir. Mizah, düşünmenin gülen yüzüdür.

Güçlü mizah, gerçeğin trajik algılanmasından ortaya çıkar. Ionesco’nun dramatik oyunlarında açıkça ortaya koyduğu gibi, mizah yalnızca dil oyunlarına değil aynı zamanda varoluşsal olanla absürd arasındaki diyalektik ilişkiye de bağlıdır. Bergson “Gülme” adlı denemesinde trajik ile komiğin aynı kaynaktan doğduğunu söyler.

Maskeli baloların gizemli havası, insanın kendine ya da bir diğer deyişle “ben”e ulaşma uğruna, ötekinin kılığına girmeyi vurgular. Karnaval, saklanmış yüzler, kamufle edilmiş bedenlerle bizi başka dünyalara taşır. Sürekli bir değiş tokuş söz konusudur. Yüzlerin başka yüzlere, bedenlerin başka bedenlere, kimliklerin başka kimliklere takas edildiği bir dünyadayızdır. Bu dünya aynı zamanda bilinçaltının labirentli dehlizleridir. Tüm bastırılmış duygular günlük giysilerimizle birlikte rafa kalkar. Taze bir kimlik kazanma çabamızla yeni bir bireye dönüşürüz. “Ben” kendi olma yönünde olabildiğince özgürleşmiş, bilinçaltının sınırsız dehlizlerinde gizemli bir yolculuğa çıkmıştır. Artık büründüğü kimliğin ardında görünmezliğin lüksünü taşır.

Hayatımızda her deneyim bize bir şeyler öğretir. Hayatın parlak dönemleri olduğu gibi, karanlık dönemlerini de kabul etmemiz gerekir. İniş ve çıkışlar gibi. Var olmak sancılı bir yolculuktur. Kişi hem kendine tanıdık, hem kendine yabancıdır bu yolculukta. Aklı karışmış, ne yapacağını şaşırmıştır. Uzun uzun dalgalanan çığlıklar, korkunç yakarışlar, sonu gelmez hıçkırıklar arasında bu uçurumdan kendini kurtarmaya, bir ömür peşinden koştuğu “ben”liğini yakalamaya çalışır.Kendine gitmek, kendini bulmak önceden ve başkalarınca giydirilmiş paslı zırhların atılmasıdır; bir çıplaklıktır. Gövdelerimize dikilmiş, çakılmış bu pası sökerken kanamamak olur mu? Önünde sonunda kişi bulacaktır kendini; bir mırıldanma, bir gölge gibi yaşamamak için. Bulacaktır kendini yürekli, çoğalmış, çırılçıplak ve elleri kanlı…

HEPİMİZ ÇOCUKTUK

 

En güzel masallar

Çocukların olsun

Kağıttan gemiler, uçaklar

Saçları taramaktan yolunmuş oyuncak bebekler

Sıcacık sobanın yanında mışıl mışıl

En masum uykudadır çocukluk.

İlk okul heyecanındadır

Okuldaki ilk kavgadadır

Ön sırada oturan saçları örülü kızın

Gülüşündedir çocukluk.

Kimi zaman bir avuç şekerdedir

Ama istenilen hep barış olan dünyadadır

Korku dolu gözlerde değil

Umut dolu gözlerdedir çocukluk.

 

Sinem Er

 

 

 

iNTİKAMIN VAKTİNİ

SİZE BİLDİRECEĞİM

 

ben kendi kinimi görünür kılmaya geldim
hükümdar deccallerden nefretle devşirdiğim
kafatası kulesini taaccuba raptederek,
dipçiklerden devşirdiğim darpolmuş cesetleri;
kabirlerin betonarme esvabına gömerek..
kendi kinimi görünür kılmaya geldim!
ey dipçikle darpedilen sömürülmüş şehir!
İntikamın vaktini size bildireceğim….
soykırım kazanında katliam şahlandığında
zehirli böcekler zehirleyip durduğunda
İntikamın vaktini size bildireceğim….
çünkü korkunç krallık zuhretti coğrafyada..
Azınlık kamplarına sıçratılmış balçıkdan
kafatasları aktı zulmüne zindanların..
promethus gibi zincirli coğrafyanın ,
ciğerleri paramparça edildi kuzgunlarla
korkunç ejderhaların ciğerden kustuğu lanet
harlattı işkenceyi tıksırmış yalazlarla
nükleer kazanda mutasyona uğrayıp
gulyabaniye döndü korkutucu çocuklar

soykırımdan devşirilmiş zehirli çığlıklarla
aktı nefret tohumları kabrine ülkelerin
aşağılık sömürüyle emperyalist nefretin
çınarları fışkırdı sömürülmüş toprakta
nükleer sürüngenin palazlanmış dilleri
kırbaçladı mahlukatı azap kumpanyasında
kafatası kulesini taaccuba raptederek;
dipçiklerden devşirdiğim darpolmuş cesetleri,
kabirlerin betonarme esvabına gömerek…
ben kendi kinimi görünür kılmaya geldim
beni vahşi kasırganın burgacına çekip
burgaçlanmış kinimi katliamla ürpertin
intikamcı tufan kılın ürkütücü pençemi
soykırım kazanında katliam şahlandığında
zehirli böcekler zehirleyip durduğunda
ey dipçikle darpedilen sömürülmüş şehir!
İntikamın vaktini size bildireceğim….

 

Oğuz Ateşoğlu

Mavi Tuğba Ateş

 

RUHİ BEY’E ÖYKÜLER

Dördüncü Öykü: Kendine Yabancılaşan Ruhi Bey

 

(Yüzü düşüngen, üstü başı dalgın. Dağınık görüntüsüyle çelişen derli toplu söylemleri var. Kendini her keresinde aşan hallerle yürüyor. O. Ruhi Bey.)

 

Genel müdürümüz Hayati Bey dedi ki: “Şirketimize yeni bir müdür yardımcısı gelecek. Onu Ruhi Bey’in odasına alacağız. Birlikte çalışırlar. Tecrübelerini paylaşırlar. Daha verimli olur.”

Ruhi Bey, onaylamak anlamında başını salladı. Konuşmaya mecali kalmayacak kadar yorgun hissediyordu. Hayata karşı duyduğu kırgınlık, sesini kesmişti hayattan. O neşeli zamanları geride bırakmıştı. İşinden de keyif almaz olup, uyku hali yakasını bırakmıyordu. Akşamüzeri altıyı bekliyordu, uyandığında. Bir an önce geçsindi gün. Eve gidip uyusundu bir an önce. Boğazında bir yumru, büsbütün ağrılı. Kuşkusuz acılı evresi hayatının. Dosyalar, şirkete uğrayanlar, her şey ağır mı ağırdı. B o z u k g ü n. Bir parçasını yatağında bırakarak doğruldu. Yolda, karıncaları izleyen şekerlemeler can sıkıcıydı. Karıncalar bile. Serçeler bile. Her şey. Gök, yüzünü güne karartadururken, Ruhi Bey, hataları ile yüzleşmekten kendisini alamıyordu. İnsanlar kırılmasın, bir tatsızlık çıkmasın, kavga olmasın, olağan akış başka bir hâl almasın diye son bir yıldır susmakla hata yapıyordu. Başka biri gibi susuyordu da susuyordu. Kavga anlarında susarken söyleyemediği –içinde kalan- kelimeler, içinde kaldıkları yerde ıslanıp, gözyaşına dönüşüyordu, sessizce. O sabah uyandığında müneccim derinliği ile göğü izledi. Bir şeyler değişiyor, dedi.

Ofise gittiğinde odasında iki masa vardı. Çalışma arkadaşı daha gelmemişti. Çay söyledi. Dışarıyı seyrederek bunalımını dinginleştirmeye çalıştı. İşe yarar-gibi oldu. Tıkırtıya başını çevirdiğinde… Gür bıyıklı, göbekli, ellili yaşlarda, yüzünden sağlık akan, üstü başı giyimli biri girdi içeriye. Sesindeki coşku Ruhi Bey’in bunalımına ferah bir nefesi açıyordu.

“Günaydın. Arkadaşlardan öğrendim isminizi, Ruhi Bey’di değil mi? Ben yeni çalışma arkadaşınız Ruhtan Bulut.” “Evet, doğru bildiniz. Hoş geldiniz.” Ruhi Bey tebessümünü uzun tuttu.  İçinde ne var ne yoksa hepsini dökmek istedi. Bir anlık bir bakış, bütün anlayışı bağışlıyordu uzun soluklu olacağa benzeyen arkadaşlıklarına. Ruhtan Bulut, kravatını düzeltiyor. Ruhi Bey, gömleğinin düğmesinden bir ilik daha açıyor. Sıcak. Düzen insanı Ruhtan Bulut. Ruhi Bey ise savruk.

“Çıkışta yemeğe gideriz değil mi Ruhi Bey? Hem bana şehri tanıtırsınız?”

Memnuniyetle kabul etti. Akşamüzeri altıda şirketten çıktılar. Akşam yemeği için Ruhi Bey’in yıllar önce sıklıkla gittiği yere uğradılar. Oradan kimselerin pek uğramadığı salaş mekâna geçip arkadaşlıklarını demlendirdiler. Ruhi Bey dalgınlığına bulandı. “Neyiniz var Ruhi Bey, daldınız? Ofisteki dalgınlığınız da gözümden kaçmış değil.” Ruhi Bey, boğazında direnen yumruya inatla konuşmaya çalışıyor. Konuştukça boğazındaki yumru dağılıyor. “O, o kuşa benzeyendi, affedilemez hainlikte uçuyordu, yüzü bana dönüktü ama gözleri başka yerde beni arıyordu, geçmişinde kaybettiği bir hatırayı arar gibi arıyordu, dokunuyordu, eski bir ahite dokunur gibi dokunuyordu, başkasına bakıp beni arıyordu, kandırıyordu, hem başkasını hem başkalarını hem beni ama en çok kendini… Kandırıyordu. En sonunda öyle bir düştü ki gözümden, düştüğü yere bakamadım bile…Başım döndü. Demem o ki Ruhtan Bulut, birini çok sevince. Çok sevmek, demek bile az ya. Çok sevince işte. Neden kandırılır insan?  Her şeyini olduğu gibi anlatınca bütün zayıf, güçlü yönlerini… Her şeyini… Kurnaz aşk oyunları oynamayınca… Neden kandırılır, küçümsenir insan? Saygı görmek insanın üzerinde iki beden büyük elbise gibi durur? Neden? Geçmişe, geçmiş olana baktığımda gönlüm kırılmadı yalnızca, zedelendi de… Kırılanı eski haline döndürmek daha kolay sanki ama zedelenince insan, içine doğru çürür gibi oluyor, başkalaşarak… Ve zedelenmek uzun sürecek olan bir aşınmayı, bir tahribi veriyor zamana. Şimdi, görebiliyorum buğulu camın arkasındakini. “Umarım vicdanı dile gelir de her gün baktığı ayna ona kötülüğünü gösterir ve beni arayacak yüzü bir daha kendisinde bulamaz!” ezmiş gibi oldu Ruhi Bey. Ruhtan Bulut, anlık da olsa yüz ifadesi olarak başka bir yere gitmiş, yüzünü ekşitmişti. Geçmişinden kalan iz şimdiye yaklaşmıştı. Üzerinden çok suların geçmesi itibari ile etkisi dağılan bir şeydi bu Ruhtan Bulut için. İçinde anlık bir “ah”dan başkasını vermiyordu anımsayışları. Pişmanlığı değil; yalancı birinin yaşça büyük aşkına inanmış olmasıydı ona ah çektiren ah… “Sen, Ruhi Bey, sen, saf kalmayı bir seçim olarak yaşamayan –kendiliğindenliği saflığı soluyan- evvel zaman insanını temsilen, şimdiki zamana gönderilmiş gibisin. Diyeceğim şu ki sevginin de sınırı var. Sen özünden verdikçe kendinden eksilirsin. Bir başkasına dönüşürsün eksildikçe. Aşk duygusunun bu hilesine kapılma sakın. Melankoli yokluğu getirir; hayatın üzerinde silinmeyi. Oysa sen varsın Ruhi Bey. Varsın. Hayattasın. Ben de yaşadım gençliğimde böyle hisleri. Herkes yaşar da belli etmek istemez. İnsan çünkü. Güçsüz görünmek istemez. Küçüldüğünü düşünür ağlarken. Oysa ağlamayınca durulmaz içimizdeki deniz. Ağlamadan büyüdüğü görülmemiştir hiçbir çocuğun.” Ruhi Bey, hiç duraksız gözlerinden yaşlar boşaltıyor. Ruhtan Bulut, susuyor. Öyle bir sessizlik. Öyle bir sessizlik. Öyle bir sessizlik. Sesin anlatamadığını konuşan bir susku, gecenin içinden zifiri karanlığın canını söküp alıyor, alnından öpüp, Ruhi Bey, içini boşaltıyor. Birkaç yıldan bu yana kendisiyle yürüyen sessizliğini sulayıp, anlatıyor içindeki denizi. Çok gürültülü, çok derin.  Anlattıkça duruluyor sular. Onun sustuğu yerden Ruhtan Bulut başlıyor. “Ruhi Bey. Zamanında benim de oldu aynılarını yaşamışlığım. Bir kadını çok sevdim. Adı Hülya’ydı. Hülya… Ona âşık oldum, farkında olmadan. Zaten aşk da farkında olmadan gerçekleşen bir şeyin karşılığı galiba. Bir-ŞEYİN karşılığı ama onun ne anlama geldiğini tam olarak bilen yok sanki. Ha? Ne dersiniz Ruhi Bey? Sonra ne mi oldu? Çok istekli çıktığım bir yolculukta bütün sevdiklerimi kaybetmişim de bir tek ben sağ kalmışım, gibi oldu… Bunun nasıl ağır bir hayat görüsü olduğunu bilemezsiniz Ruhi Bey. Bilemezsiniz. Bilebilmeniz için peşinizi yılların kovalaması ve sevdiklerinizin, orda, çok uzakta olduğunu görmeniz gerekir. Görmeniz ve dokunamamamamamamamanız. Bu görü, yılları geçirir ömrünüze de bir bakarsınız, tek başınıza kalmışsınız. Tüm sevdiklerinizi o yolda-yolculukta yitirerek. Ölüm de ne ki bunun yanında. Ölünce bir kez ölür insan ama yaşarken birçok kez ölür. Dilerim, böyle ölüm-ler olmaz yaşantınızda. Dilerim, olmaz.  Aldatıldım hem de. Kaybolmuş vaziyette içine düştüğüm çukurdan çıkmak isterken üstünden başından sefalet akan biri evimin kapısını çaldı. Utanç duyuyordu. Ben acı çekiyordum, aşk acısı. O açlık acısı. Şımarıklık yapıyormuşum gibi geldi, o çaresiz insanın yaşam savaşına bakıp… Çektiğim acıdan utandım. Bir kere aşktan yana kazığı yedikten sonra da evlenmek aklımın ucundan bile geçmedi. Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yermiş. O çaresiz insan minnetle evimden ayrıldı. İçime dönüp baktım, ayna çıplak hüznümü gösterdi, sesi kısıldı acımın, hadsizlikti bu kandırılmışlık acısına sızlanmak, o çaresiz insanın aynasından ona bakınca hadsizlikti çektiğim sancılı zaman… Bohem acım sesini birden kesmişti, o çaresiz insanın sesine kulak verip… Ayna bana göstermişti sessizliğin tok sesini.” Ruhi Bey, susuyor. Suskusu yeni bir karar almak için. “Yarın iş vakti. Hadi bakalım Ruhi Bey. Topla kendini. Çok gençsin. Daha neler gösterecek hayat sana.” Ruhi Bey gülümsedi. “Hah şöyle be ya. Gül.” Kucaklaştılar. Ruhtan Bulut, Ruhi Bey’in gidişini izlerken, onda gençliğini görüyordu. Ruhi Bey, evine doğru yol alırken eski haline doğru yürüyordu, biliyordu. Uzaktan bir yıldız kaydı. Gece ışımaya başlıyordu. Kendisiyle olan yeni tanışıklığına bakıyordu içi. Umutla.

 

 

 

 

 

O’NA KARŞI ON SÖZCÜKLE ON HASSAS DÜŞÜNCE

 

ağaç-sonbahar-bulut-kaldırım-yağmur-

akşamüstü-kapı-gramofon-haziran-mavi…

 

-ne zaman üzülsek gelen ve gitmeyen  erkenci bir sonbahar gülümser bize

kalırsa bir sızı kalır hüzne dair bir söz kalır dilimizde bizden geriye-

 

pür telaş içinde durup baktın yüzüme dizlerimin kanadığı yerden

uzadı balkonumdaki sardunyanın kızıl toprağına sesin çocuk yanımın

bana ait olanlarla destekliyor fotoğraf karesini sözlerin bir akşamüstü

öyle kederli öyle düşünceli eski gramofondan süzülen taş plakla

 

çünkü iç sesimizden geçen yaşanmışlık hüzündür ayrılıktır yar’dır 

                          farkındalıklar artırır insan yanımızın filozof ağrılarını                     

değdikçe kanar acılar birbirine    

                                 

vaktini biliyor da yağıyor yağmur yalnızlığa dönüşen gece yolculuklarından

düşüyor başucu yastığımıza tanıklık ediyor ona bir eşya başka bir eşyayla

hepimizin bir bulutu olsun istiyorum kendimizi kanatmaya ve bağışlamaya

bir ağacı olsun sonra düşündürsün dallarında dört mevsim kuşlar haberleşirken

ama benzersiz bir rüyadan ötekine geçer gibi geçmeli hazirandan buluta ve ağaca

 

gecenin ayrışması bu çıkınca kendi katmerli karanlığından sorgusuz sualsiz

çağrısız konukları olurduk sabahın gün henüz düşmüş kaldırımlarına

gölgem desem sen geldikçe kaldıkça ve gitmedikçe yüzümüz böyle

kaç sfenksle yarışır bilmek gerek kentin yükselen duvarlarından tutunarak asr’a

 

-ne zaman dilesek gelen ve gitmeyen erkenci bir bahar da gülümser bize

kalırsa bir şiir kalır aşka dair bir söz kalır dilimizde bizden geriye-

 

ey endişe ve umarsızlık! kırılan yüreğimizde oluşan oyuk ve bir kararda durmayan boşluk

sancılı tan çık kararsızlığından saydamlaştır anlamını umut biriktirsin kollarımız

olur işte şimdi akarsu saf ve mavi ve tutkulu geçerken kalabalık kentler arasından

yol alır yüreğimle birlikte yine gözlerim aydınlık yine gözlerim yaramaz bir çocuk

susmalardan bir ev yaptık kendimize kapısı billur

izledik beraberce evreni, kırılan renklerin yörüngesinden

 

Ferda Balkaya Çetin

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendisine yabancı kalmanın o sevgisizliği yerine hayatı bırakarak uzaklaşıyordu. Ruhtan Bulut, Ruhi Bey’in ardından bakarken, uzak memleketlerden birinde bir yaşlı bilge, iç hüznünü gördüğü torununa bir şeyleri mırıldanıyordu: İnsan(lar)a güvenmemek gerektiğini güvendiğimiz insanların ettiklerinden öğreniyoruz. Böyle olunca: Bir süre yakın ilişkiler kuramıyoruz. Kurduklarımız da yüzeysel oluyor. Vurgun yiyoruz, taaa ki o an gelene kadar. Ve sonra sineye çekmemeceler başlıyor ve sonra Yunus çıkıyor varlığı gözyaşı buğusunda kalan bir yerinden dimağının, sana o iyi insanı hatırlatıp: “Sevelim sevilelim. Dünya kimseye kalmaz.” Diyor. Yaşar Kemal’in o iyi insanlarının o güzel atlara binip, çekip gittikleri yerden geri gelmesini…

İnsanlar güzellikleri de getirir. Sen sevgiyle kal Ruhi Bey.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ali Ozanemre

 

MADIMAK SULTAN SUYU

 

“Benim usul boylu selvi çınarım

Yüreğime bir od düştü yanarım

Kıblem sensin yüzüm sana dönerim

Mihrabımdır kaşlarının arası”

(Pir Sultan)

Derler ki Anadolu’da özellikle Türkmen Aleviliği olmasaydı Anadolu Türk yurdu olmaktan çıkar, bir Arap ülkesi olurdu.

Bu, doğru bir saptama.

Başta Alevilik, bir de halkın yaşam biçiminin oluşturduğu duvar, Emevi tarzı medrese Müslümanlığının önünü tam kapatamamışsa da bu topraklarda mutlak egemen olmasını engellemiştir. Bana öyle gelir ki Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’da yaptığını, bir başka Müslüman coğrafyasında gerçekleştiremezdi. Onun başarısında bu ortamın ve koşulların kolaylaştırıcı etkisi göz ardı edilemez.

Düşünelim:

Atatürk, dış düşman belasından sonra savaşımını içeride kimlere karşı vermişti?

Say sayabildiğin kadar…

Hepsinin özünde din-iman zemini görülür. Din-iman bezirgânları, saf halkın temiz duygularından yararlanır, kitleleri dinci gericilikle iğfal eder, suça iter. Bu, Ulusal Kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruluş sürecinin öncesinde de kurtuluş/kuruluş sürecinde de daha sonrasında da böyle olmuştur. Yakın geçmişimizdeki Çorum, Maraş.. kırımlarında, Madımak kıyımında olduğu gibi…

Madımak…

 “O şehrin salıncakları düşürdü çocukları

İtfaiyecileri sözleştiler yangınla”

Böyle başlar sevgili Abdulkadir Budak’ın Kırgın adlı MADIMAK ŞİİRİ; bir kez bile “Madımak” adı da “Sivas” adı da geçmez o şiirde. Ancak “o şehrin” diye başlayan şiirin 3 yerinde daha geçer “şehir” sözcüğü:

“Irmağının kıyısına çadır kuramam artık

Halam beni bir daha o şehre beklemesin

Artık her yerim üşüyor, o şehir benim için

Avcı duvarında asılı ceylan derisi

Sabun arıyor şehir, ellerini yıkayacak

Benim içimden gelmiyor başkası versin”

“O şehir” Sivas. Hani, Pir Sultan dilinden “Koç Dedem’in asıldığı kanlı Sivas”. Bu kez Madımakta Hızır Paşa eliyle asılmadık; aydınlığın ve insanlığın yüzkarası yobazlar sürüsünce yakıldık diri diri, yangın dumanında topluca boğulduk. “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak” diyorlardı. Onlar amaçlarına ulaşamadılar, hem de hiçbir zaman ulaşamayacaklar. Bunu biliyoruz. Yananların her biri bir Cumhuriyet’ti. Bunu da biliyoruz, bunu onlar da biliyorlardı. “Allahu akbar” çığlıklarıyla kendi soydaşı, memleketlisi, dindaşı insanları gözünü kırpmadan öldürenler gibiydiler.

“O şehir”…

Cumhuriyetimizin o şehirde kurulduğu bir bakıma doğrudur. Ancak şunu da biliyoruz: Erzurum Kongresi’nden sonra gerçekleştirilen Sivas Kongresi’nde Sivas delegelerinden bir kişi bile yoktu. Sivaslı biri vardı ama o da delege değildi, kendiliğinden gelip katılmıştı toplantıya. Demem o ki Sivas Kongresi, CHP’nin 1. Kongresi değildir bence. Bu gerçeğin saptanmasından hemen sonra belirtmek zorunludur: Tıpkı, Maraş kırımını yapanların hepsinin Maraşlı olmadığı gibi Sivas’taki Madımak kıyımını yapanların da hepsi Sivaslı değildi.

O şehrin adının hiç geçmediği Budak şiiri, şu dizelerle biter:

“Bilmiyorum ne kadar sürecek kırgınlığım

Yama tutar mı bilemem yüreğimdeki yırtık

Arada bir giderdim çocukluğumu bulmaya

Gitmek gelmiyor içimden büyüdüm artık”

Biz, yaşama mutluluğunu sürdürenler her ân’ımızla büyümeye varsak da, gün gün yaşlanma ağrısına yaklaşsak da ölenler, öldükleri yaşta kalır hep. Artık her biri kendi yaşında. Örneğin dostlarının “Asım Abi”si Bezirci’nin ölümsüzlük yaşı 66’dır. Yine Madımak’ta can veren kardeşlerden ablam Menekşe 15, kardeşim Koray 12’sinde. Tıpkı Erdal Eren’in 12 Eylül’den beri hep 17 yaşında olduğu gibi. “Yedi yaşında bir kızım / Büyümez ölü çocuklar.” (Nâzım)

Madımak’ta 33 kişiyi (eylem anında daha başkalarını da) yakarak öldürenler, yaktıkları ateşte kendileri yansa, bizim insan yüreğimiz onlara da acırdı. Hatta biz onlara, onlar ateşte yanmasalar da acıyoruz. Acıyoruz hallerine, düşüncelerine, insanlık dışı tutumlarına.

Hani “İşte sözün bittiği yer” denir, duyarız; yazılır, okuruz. Dinleriz, duyarız, okuruz da duyup okuduğumuzu anladığımızı sanırız. Oysa kimi kez durum, anlama kapsamının ötesindedir, algılara sığmaz.

Sözün bittiği yer… Sözün bittiği an…

Bazen biten sadece söz değildir; beklentilerimiz, umutlarımız da biter sözle birlikte. Sanırız ki insan ve insanlık, çekilip gitmiştir o anda.

Madımak yangınındaki alçalma bunlardan biriydi. Hiçbir zaman ve hiçbir koşulda unutulmayacak… Yangıncıların, ardıllarının ve onları benimseyip onlara hizmet edenlerin bir gün olup utanacaklarını hiç sanmam ama güruhu durdurma olanağı ellerindeyken görevlerini yapmayanlar ve bütün olup bitenlerden sonra “Çok şükür ki halktan kimseye bir şey olmamıştır” benzeri “beyanat”larda bulunan siyasi sorumlular, bu utancın altından hiçbir zaman kalkamayacaklar. Kendileri utanmasalar bile bizim nazarımızda hep utancın batağında olarak anımsanacak onlar da.

Ölenler, gönlümüzün güneşindeki ışığın içindeler. Her biri Sultan Suyu damlası. Bir kentin ellerindeki kiri temizlemeye yeter mi bilinmez ama Sultan Suyu, her yangını erinde gecinde söndürür. “Bu üçüncü ölmem hain / Pir Sultan ölür dirilir”deki gibi… Yani yakıldıkça demiri çelikleşerek; öldürüldükçe çoğalarak; karanlığa, geriliğe, ilkelliğe ve bağnazlığa karşı şiirlerin dokunması, sazların çalıp türkülerin okunması sürdürülecek. Umutla… Sultan Suyu sonsuzluğunca:

 

Sultan Suyu gibi çağlayıp akma

Durulur gam yeme divane gönül

Er başında duman dağ başında kış

Irılır gam yeme divane gönül

 

Bizden selam söylen dosta gidene

Yuh yalancıya lanet nâdana

Bunca düşman ardımızdan yedene

Yorulur gam yeme divane gönül

 

Pir Sultan Abdal’ım sırdır sırada

Bir iş geldi başa kalsın burada

Cümlemizin yeltendiği murada

Erilir gam yeme divane gönül”

(Pir Sultan

Söyleşi: Mehmet Özgür

 

Mehmet Özgür Ersan : BOZAN AKSOY KİMDİR?

 

Bozan  Aksoy : Ben 1974 yılında Diyarbakır Ergani ilçesi xıdran(yol bulan)köyünde doğmuşum. Meslek yüksek okulu makine, Anadolu iktisat mezunuyum. Bir kamu kurumunda işçi olarak çalışıyorum.

 

Mehmet Özgür Ersan :PÎVAZ NEREDEN ÇIKTI?

 

Bozan  Aksoy :Uzun metrajlı sinema filmi için senaryo yazmıştım. Senaryoda filmin kahramanı soğan tarlalarında düşük ücretle çalışmaya zorlanan işçilere destek olmaya gidiyor ve başı bir türlü belandan kurtulmuyor. Maddi imkânlarımız yeterli olmadığı için sinema filmini çekemedim. Soğan işçilerinin sesini de duyurmak istiyordum. Yazdığım senaryo’yu bir kenara bırakarak belgesel çekmeye karar verdim.

 

Mehmet Özgür Ersan :NEDEN SOĞAN?

Bozan  Aksoy :Pamuk, mısır, fındık, tarım alanında onlarca isim sayabiliriz. Soğan işçilerini seçmemin sebebi on dört yıl boyunca Hatay Dörtyol da içlerinde kaldım. Hikâyelerine şahit oldum. Soğan işçilerini diğerlerinden ayıran faktör baharla başlayıp sonbahar sonuna kadar devam etmesi, özellikle çocuklar ve kadınlar bu süreçte işin bütün zorluklarını çekiyor. Okula giden çocuklar okulların kapanmasına iki ay kala okuldan alınıyor ve okulların açılmasından iki ay sonra kabul eden olursa okula gidebiliyor.

 

Mehmet Özgür Ersan :DİĞER SORUNLAR NELERDİR?

 

Bozan  Aksoy : Soğan tarlalarında ailenin bütün fertleri çalışmak ve çadırlarda yaşamak zorunda, kadınlar, genç kızlar hele bir tanesi var ki ailesi çekimlere müsaade etmedi. Üç yıl önce çadırda kafasına silahı dayayıp hayatına son vermişti. Yine üç çocuklu bir kadının aynı şekilde hayatına son vermesi. Bütün bunları aileler çekmemize müsaade etmedi. Bizde soğan tarlalarında konuşanları bulduk.

 

Mehmet Özgür Ersan :KADINLARIN GENEL SORUNLARI NELERDİR?

 

Bozan  Aksoy : Soğan tarlalarında gün erken başlıyor. Sabah beşte kadınlar uyanıyor. Çalı, çırpıyla ekmek yapılıyor. Öğlen tarlada yemek için bir şeyler hazırlanıyor. Sabah beşte başlayan hayat akşam sekize kadar soğan toplamak ve temizlemekle geçiyor. Akşam sekize çadırlara gelindiğinde bu sefer akşam yemeği için çalışmak zorunda. Çadırlarda elektrik yok, yiyecekler çabuk bozulduğundan sürekli kuru gıdalar tüketiliyor. Özellikle içilebilir sağlıklı içme suyu bulunmuyor.

 

Mehmet Özgür Ersan :FİLMDE BİRDE HASTA ÇOCUK VAR.

 

Bozan  Aksoy : Çocuğun ismi hacı. Hacı film afişimizdeki bakışıyla soğan işçilerinin durumunu özetliyor. Hacı’nın omuriliğinde kist olduğunu söyledi babası. Çocuğun tedavi olabilmesi için bir üniversite hastanesine yatırılması lazım. Anne ve babasının ekonomik durumu iyi olmadığından çocuğun tedavisine ara verilmiş. Hastanede olması gereken çocuk soğan tarlalarında kalıyor.

 

Mehmet Özgür Ersan :SOSYAL GÜVENCELERİDE YOK?

 

Bozan  Aksoy : Birçok aile yeşil kart kullanıyor. hacı’nında tedavisi yeşil kartla yapılıyor. Gelin görün ki çocuğu hastaneye götürecek imkân yok. Hastalar ilaç alabilse dahi çadırlarda elektrik olmadığı için başka sorunlar ortaya çıkıyor.

 

Mehmet Özgür Ersan :KIZLARIN DURUMU NASIL?

 

Bozan  Aksoy : Filmde konuşan aile hekimi açık ve net söylüyor kadınların hepsi depresyonda.konuştuğum birçok genç kız bana bu hayattan bıktığını söylüyordu.birçoğu açık, açık intiharı düşündüğünü söyledi,intihar etmemelerinin sebebini de cehenneme gitme korkusu.

Kızların çoğu çocuk denecek yaşta evleniyor.bu çocuklar evliliği bir tür kurtuluş olarak görüyor.maalesef evlendikten kısa bir süre sonra kendileri çocukken çocuk doğuruyorlar.

 

Mehmet Özgür Ersan :SURİYEDENGELENLERDE VAR FİLMDE

 

Bozan  Aksoy : Rojava’dan gelenlerin durumu daha da zor, sınırın kuzeyindeki akrabalar sayesinde iş bulmuşlar. Geride evlerini daha doğrusu her şeylerini sadece üzerindeki elbiselerle gelmişler. rojava’dan gelen Kürtler sığınma kamplarına gitmek istemiyor. Kuzeyde yaşayan akrabaları doksanlı yıllarda boşaltılan köylerden gelip soğan tarlalarında çalışmaya başlamış. Şimdi Rojava halkı savaştan kaçıp gelmiş. Bir çeşit kader birliği sanırım. Soğan tarlalarında insanlar acılarını paylaşıyor. Rojava’dan gelen bir kadın otuz yıl önce ekmek yapma’yı bıraktıklarını söylemişti. Soğan tarlalarında her şey çalı, çırpı yakılarak yapılıyor. Kadınlar her şeyi yeniden öğreniyor.

En can yakıcı sorun ise parçalanmış aileler, haber alınamayan çocuklar mezarı dahi belli olmayan insanlar.

 

Mehmet Özgür Ersan :FİLMİN İLK GÖSTERİMİNİ POLATLIDA SOĞAN İŞÇİLERİNE YAPTINIZ. NEDEN?

 

Bozan  Aksoy : İstedim ki ilk heyecanımı soğan işçileriyle yaşayayım. dostum yönetmen Fatin KANAT Filmi gösterimi için projeksiyon cihazı, hoparlör ve perde verdi. projeksiyon perdesini bulduğumuz bir minibüsün arkasına astık, diz üstü bilgisayarı ve projeksiyon cihazını su bidonunun üzerine yerleştirdiğimiz ekmek yapmak için kullanılan tahtanın üzerine yerleştirdik. Film başladığında çadırlardaki tüm çocuklar ordaydı. Kalabalık bir seyirci topluluğuna Ankara’nın elli kilometre uzağında kurduğumuz seyyar bir jeneratörle izledik.2013 yılında yaşanan ilgin bir olay sanırım.

Polatlıda ki film gösteriminde film afişimizde resmi olan ihtiyar amcayla karşılaştım.sakallarını kestiği için tanıyamamıştım orda öğrendim ki aylardır haber alamadığı oğlu ve torunları yanlarına gelmişti.

Mehmet Özgür Ersan :SON SÖZÜNÜZ NE OLACAK.

 

Bozan  Aksoy : ‘PÎVAZ’’benim ilk filmim. Kuşkusuz çok eksiğim var benim tüm çabam insanların mutfaklarından eksik etmediği soğan için emek harcayan on binlerce insanın bilinmesi. Umarım bundan sonra daha güzel projelerde çalışırım.

 

Mehmet Özgür Ersan : ‘Son söz olarak filmde Rojava’dan gelen yaşlı amcanın sözleri olsun.

BİZ NE ORALIYIZ NEDE BURALIYIZ, NE ONLARDANIZ NEDE BUNLARDANIZ, BİZ İŞÇİYİZ VE EMEĞİMİZLE VAR OLMAYA DEVAM EDİYORUZ’’

K A L K I N M A

 

1. Duvarlara beden derslerinde iyi koşanlar yazar

Nereden öğrenecektik yetişmesini ölüme!

 

2. Bir çocuğun gazete satması iyidir, bağırarak

Koğuşunu uyandırır sevmek uyruklu tutsak düşün’lerin.

 

3. Mağaralara sokulan rüzgâr gibiyim,

Coğrafyası beyaz devrimin boy posunda.

 

4. Nerede bir ömür fazla görsek

Varmaz mıyız ah! gitmelerin dişi yollarına.

 

5. Sudaki gölgeyi boğuyorum bu,

Kendine susan aklın hoşgörüsü değil.

 

6. Yemeğini bitirmeyen neslin kırık karnesiyiz

Aramızda ilkelerin gerçekleşme birliği

 

GALAPERA SANAT
SELÇUK BARAN ÖYKÜ ÖDÜLÜ

İstanbul Galatapera Kültür ve Sanat Derneğinin, Türk edebiyatının usta yazarlarından Selçuk Baran’ın anısına düzenlediği Selçuk Baran Öykü Ödülünün bu yıl ikincisi verilecektir

.

ÖDÜLE KATILIM KOŞULLARI

1-Ödül herkese açıktır.
2-Ödüle 2012 Eylül ve 2013 eylül tarihleri arasında yayımlanmış öykü kitapları katılabilir.
3-Ödüle katılacak olan yapıtları,  yazarın kendisi veya yazardan izin alınması koşuluyla yapıtı kitaplaştıran yayınevi, üniversiteler,sanat kurumları, meslek kuruluşları
ve sivil toplum örgütleri de aday gösterebilirler.
4-Ödül tek yapıta verilecektir,ancak seçici kurul gerekli gördüğü taktirde ödülü bölüştürebilir.
5-Ödül olarak 3000 TL ve bir plaket verilir.
4-Ödüle katılan yapıtların 8′er adet,  izin belgesi, yazarın adresi ve diğer iletişim bilgileri de eklenerek ‘Galapera Sanat. Tünel.Ensiz sokak.Şeref apt. No :4 –kat 2.Beyoğlu.İstanbul’ adresine  elden veya kargo ile gönderilmesi gerekmektedir.
5-Ödüle son katılma tarihi 25 Ekim 2013 ‘dür.
6-Ödüle değer bulunan yapıt 20 Ocak 2014 tarihinden sonra açıklanacaktır.
7-Ödüle gönderilen yapıtlar iade edilmez.

 

SELÇUK BARAN ÖYKÜ ÖDÜLÜ SEÇİCİ KURULU

İnci Aral
Sezer Ateş Ayvaz
Turhan Günay
Selim İleri
İlknur Özdemir
Mehmet Zaman Saçlıoğlu
Nemika Tuğcu

 

Emre Küçükoğlu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FERENC MOLNÁR

 

DAĞLAR ARASINDAKİ MUCİZE

Dört Perdelik Bir Oyun

 

Çevirmen: E. Özge Aksu (Uçarcı)

 

ÜÇÜNCÜ PERDE

           

Birkaç ay sonra, mevsimlerden yaz. Kasabanın eski ve karanlık mahkeme salonu. Soldaki yüksek platformda hâkimler oturur. Altındaki uzun yeşil masa kâtiplerin yeridir. Halkın karşısında, hâkimlerin yanında aynı yükseklikteki platformda savcının yeri bulunmaktadır. Savcının sağında, birkaç basamaklı bir merdiven vardır. Arka duvarda, bir kapı bulunmaktadır. Merdivenin sağında, izleyicinin karşısında, küçük bir masa durmaktadır. Masanın sağında, savunma makamının yeri, savcının masasıyla aynı yüksekliktedir. Onun altında, izleyicilerin karşısında, sanık sandalyesi bulunmaktadır. Sağında, hâkimlerin karşısında tanıkların yeri, arkasında iki sıra jüri oturma yeri, onların arkasında da karanlıkta belli belirsiz görünen izleyiciler vardır. Arkada, sağ köşede bir yerlerde nişli bir pencere bulunmaktadır. Ortaçağa özgü, karanlık bir görüntü…

            O sırada mahkemede tam anlamıyla sessizlik hâkimdir. Sahnede, sadece mübaşir ve tek tük kadınlı erkekli izleyiciler dışında kimse yoktur. Kâğıtlara sardıkları yiyecekleri yemektedirler.

MÜBAŞİR: Yemeklerinizi bitirmek için acele ederseniz iyi olur. Duruşma başladığında yemeğe devam edemezsiniz.

YAŞLI KADIN  : Ara ne kadar sürer?

MÜBAŞİR: Az sonra biter ve duruşmaya başlarız.

YAŞLI KADIN  : Hüküm bugün verilir mi?

ADAM: Bence verilir. Duruşma iki gündür sürüyor.

MÜBAŞİR: Dinlenmeyen birkaç tanık, iddia ve son savunma kaldı.

GENÇ KADIN: Az önce mi geldiniz?

YAŞLI KADIN  : Evet.

GENÇ KADIN              : Peki cadıyı gördünüz mü?

YAŞLI KADIN  : Hayır.

GENÇ KADIN  : Yani, hak ettiğini buldu diyebilirim. Sabah, jandarmalar duruşmaya getirdiklerinde, sokakta toplanan kalabalık üzerine yürüyerek kafasını kırmaya çalıştı. Jandarmalar bile koruyamadı. Ölümüne dövdüler.

YAŞLI KADIN  : İyi yapmışlar.

GENÇ KADIN  : Doktor kafasını ve ellerini sargıya aldı. Durumu kötü görünüyor.

MÜBAŞİR        : Tanık ifadeleri aleyhinde.

YAŞLI KADIN  : Dana önce de çocuğu öldürmeye çalışmıştı, ama başaramamıştı. Şimdi başardı işte.

ADAM              : Neyle yargılanıyor?

MÜBAŞİR        : İdam cezasıyla…

YAŞLI KADIN  : Peki çocuğu nereye saklamış?

GENÇ KADIN  : Söylemiyor. Şehirli avukattan iyi akıl alıyor. Gezindiğini söylüyor. Komik. Üç gündür geziyor mu yani?

ADAM  : Bir de Çingenelerin kaçırdığını söylüyor.

YAŞLI KADIN  : Peki avukatı iyi savunma yapıyor mu?

MÜBAŞİR        : Şu ana kadar tek kelime etmedi. Sadece yerinde oturup, dinliyor. Gerginlik yaratmıyor.

ADAM  : Bir şey yapamayacağını hissediyordur tabii. Büyük bir avukat olsa gerek ki, Kibirli bile saygıda kusur etmiyor.

MÜBAŞİR: Duyduğum kadarıyla keşişler büyükşehirden çağırmışlar.

            Mahkeme heyeti, emin adımlarla sol taraftan sahnenin önüne kadar gelir ve kürsüdeki yerlerini alır. Heyetin ortasında, diğer iki hâkimden daha yüksekte mahkeme başkanı oturmaktadır. Savcı, üç noter… Arka duvardaki kapıdan avukat ve Simon mahkeme salonuna girerler. Avukat, savunma makamı için ayrılmış olan yere oturur. Simon ise avukatın yanında, çok daha alçakta bulunan, üzeri dosya, belge ve kitap dolu, küçük bir masaya geçer. Avukatın önünde hiçbir şey yoktur. Sağ arkadaki karanlıktan tanıklar ve izleyiciler içeriye girerler. Salon bu şekilde dolarken, sadece ortası boş kalır. Mahkeme başkanı, iki hâkim ve savcı kan kırmızı, üç noter ise siyah cüppe giymiştir. Noterler gibi avukat ve Simon da siyah cüppe giymişlerdir. Mahkeme başkanının önünde çocuğun küçük şapkası durmaktadır. Noterlerin masasında, yanan iki mum arasında bir haç bulunmaktadır.

Kısa bir sessizlik olur. Yerleşme sesleri. Sessizlik.

MAHKEME BAŞKANI  : Duruşmaya devam ediyoruz. Dinlenmeyen üç tanık kaldı. Sanığı getirin.

Mübaşir arka duvardaki kapıyı açar. İki jandarma süngüsü arasında Cili salona getirilir.

Cili’nin kafası ve bir eli beyaz bandajla sarılmıştır.

MAHKEME BAŞKANI  : Doktor Bey sanığın yaralarını muayene etti mi?

JANDARMA ONBAŞI   : Evet, efendim. Sargılarını değiştirdi.

MAHKEME BAŞKANI  : Sanığı halktan koruyamadığınız için sizi sorumlu tutuyorum. Jandarma karakoluna yazıyla bildirildi. (Cili’ye) Yaralarınız acıyor mu?

CILI                            : Hayır. Artık hiçbir şey canımı acıtmıyor.

MAHKEME BAŞKANI  : Oturun.

Cili iki jandarmanın ortasında sanık sandalyesine oturur.

Yıkılmış, yorgun ve soluk benizli bir çocuk izlenimi vermektedir.

MAHKEME BAŞKANI  : Kasabanın başhekimi…

Mübaşir arkadaki kapıyı açar. Doktor içeri girer ve mahkeme başkanının önünde durur.

MAHKEME BAŞKANI  : Başhekim Bey’e aradan önce yönelttiğim sorulara ek olarak sadece bir soru daha soracağım. Bu soru aslında bütün sorularımın özeti niteliğindedir. Başhekim olarak muayene ettiğinizde çocuğun geçirdiği gıda zehirlenmesi yaşamını tehdit ediyor muydu?

DOKTOR: Evet, ediyordu.

İzleyicilerden gürültüler gelir.

MAHKEME BAŞKANI  : Sessizlik lütfen. Sayın Başhekime soracağım başka soru yok. Sayın Savcı, buyurun.

SAVCI: Demek çocuk zehirlendiğinde siz muayene ettiniz.

DOKTOR: Hayır, lütfen doğru terimi kullanalım. Çocuk gıda zehirlenmesi geçirdiğinde…

SAVCI  : Ben de bunu söylüyorum ya.

DOKTOR: Kusura bakmayın, ama Savcı Bey başka bir şey söylüyorsunuz. Sizin söylediğinizde, çocuğu birisi zehirlemiş oluyor. Benim söylediğim ise çocuğu bir şeyin zehirlediği. Bunun tıptaki adı budur. Bozuk etten de zehirlenmiş olabilir.

SAVCI: Ama bozuk eti de çocuğa birileri vermiştir, değil mi?

DOKTOR: Evet, fakat çocuğa eti veren kişi bozuk olduğunu bilmeyebilir.

SAVCI: Adı zehirlenme ise, nedeninin zehir olduğu kesin.

DOKTOR: Evet, aynen öyle.

SAVCI: Öyleyse, aynı sonuca ulaşıyoruz.

DOKTOR: Kusura bakmayın, ama aynı sonuca ulaşmıyoruz. Çünkü biz, sizin bahsettiğiniz zehir kavramı için toksin sözcüğünü kullanıyoruz ve bunun zehir olduğunu meslekten olmayan kişiler bile bilir. Bildiğim kadarıyla, birisi birine yemesi için bir şey verdiğinde bu tıbbi açıdan zehirlenme yaratabilir ve bu durum mide veya bağırsak enfeksiyonuna sebep olabilir. Ve biz bunu gıda zehirlenmesi veya besin zehirlenmesi olarak adlandırıyoruz.

SAVCI: Peki, kötü niyetle verilmiş olamaz mı?

DOKTOR: Olabilir, ancak birisi birini zehirlemek isterse, o zaman meslekten olmayan kişiler tarafından da bilinen zehri kullanır. Örneğin, fare zehri gibi. Bu vakada gıda zehirlenmesi meydana gelmişti.

SAVCI: Tekrar hatırlatmak isterim, gıdayı da çocuğa birisi verdi. Siz kendiniz de söylüyorsunuz. Gıdadan da zehirlenmek mümkün.

DOKTOR: Lütfen, bu konuyu dünden beri tartışmamıza rağmen hâlâ birbirimizi anlayamadık. Hastalığın genel adı <<zehirlenme>> olduğu için sorun çıkıyor ve ortada bir cinayete teşebbüs varmış gibi görünüyor.

SAVCI: Aynen öyle görünüyor.

DOKTOR: Şimdi hastalığı ifade etmek amacıyla paratifo terimini kullanmadığım için üzgünüm. O terimi de kullanabilirdim.

SAVCI: Lakin vicdanınızın sesini dinlediniz, bu nedenle kesin ve net olarak zehirlenme olduğunu söylediniz. Teşekkür ederim, bu benim için yeterli.

DOKTOR: Teşekküre ne hacet Sayın Savcı, zira beni yanlış anladınız.

SAVCI: İzin verin de, bunu ben değerlendireyim.

Dinleyicilerin olduğu yerden birkaç kişi seslenir: <<Yaşa Savcı!>>

Jüri üyeleri arasında kıpırdanmalar, konuşmalar olur.

MAHKEME BAŞKANI  : Dinleyiciler, sessizlik lütfen; Sayın Jüri Üyeleri, size de sıra gelecek, lütfen o zaman beyanda bulununuz.

BİRKAÇ JÜRİ ÜYESİ  : Aynen öyle!

BİR JÜRİ ÜYESİ: Haydi, bekliyoruz!

MAHKEME BAŞKANI  : Sessizlik lütfen. Sayın Savcının soracağı başka soru var mı?

SAVCI: Başka sorum yok.

MAHKEME BAŞKANI  : Avukat Beyin tanığa sorusu var mı?

AVUKAT: Yok.

MAHKEME BAŞKANI  : Teşekkür ederiz, Sayın Başhekim, yerinize geçebilirsiniz.

DOKTOR: Gerçeği söylemem gerekirse, sırf bu çirkin ifade için eğer…

MAHKEME BAŞKANI  : Tamam, tamam; hepimiz, sizin iyi kalpli bir insan olduğunuzu biliyoruz. Terminoloji değerlendirmesini rahatlıkla jüri üyelerine ve mahkememize bırakabilirsiniz.

Doktor ayağa kalkar ve merdivene doğru yürür.

Simon’un oturduğu yerin yanındaki merdivene adımını attığında, Simon kısık sesle doktora seslenir.

SIMON: Doktor Bey, eve gönül rahatlığıyla mı gidiyorsunuz şimdi?

DOKTOR (Kızgın bir şekilde): Hayır!

SIMON: Sizin gibi iyi kalpli ve güvenilir bir kişiden de bu beklenirdi.

DOKTOR: Takdirinizi kendinize saklayın! Sizden takdir görmeye ihtiyacım yok!

Doktor, söylenerek arka kapıdan çıkar.

MAHKEME BAŞKANI  : Sessizlik lütfen. Bir sonraki tanık öğretmen László Zán.

Mübaşir öğretmeni içeri alır. Öğretmen, biraz kibirli görünen, yakışıklı bir oğlandır.

MAHKEME BAŞKANI  : László Zán; kasabamızın yerlisi, yirmi beş yaşında, bekâr, öğretmen.

ÖĞRETMEN: Evet.

MAHKEME BAŞKANI  : Sürekli olarak sizden talep etmesine rağmen sanıkla evlenmeyi reddettiğiniz doğru mu?

ÖĞRETMEN: Evet, doğru.

MAHKEME BAŞKANI  : Çocuğu yüzünden mi?

ÖĞRETMEN: Evet, o yüzden.

MAHKEME BAŞKANI  : Çocuğu olmasaydı, evlenir miydiniz?

ÖĞRETMEN: Evet, evlenirdim. Zavallı bir hizmetçi olması benim için sorun değildi. Onu çok sevdim. Değerli annem ve babam keder içindelerdi. Ben… Bu kızla evlenmiş olsaydım, bu onların sonu olurdu. Lütfen beni anlayın, onunla ve herkesin kimden olduğunu bildiği gayrimeşru oğluyla birlikte burada yaşamak felaket olurdu. (ajite bir şekilde) Bu zavallıyla…

MAHKEME BAŞKANI  : Kendinizi üzmeyin, rahatsız olmanıza gerek yok. Doğru davranmışsınız. Yaşlı ebeveynleriniz haysiyetli kişilerdir. Herkes gibi sizin de, iki iyi kalpli, yaşlı insanı üzdüğü için bu kıza kızıyor olmanız gayet normal. Duygusal bir aşk ilişkisi için böylesine örnek bir aileyi harcamanız düşünülemezdi. Biraz rahatlayın. Size birkaç sorum daha var.

ÖĞRETMEN: Buyurun.

MAHKEME BAŞKANI  :Bu kızı seviyorsunuz… Daha doğrusu seviyordunuz.

ÖĞRETMEN: Evet.

MAHKEME BAŞKANI  : Kendisiyle ilişkiye girdiniz mi?

ÖĞRETMEN: Hayır. Evlilik dışı bir ilişki yaşamak prensiplerime aykırı.

MAHKEME BAŞKANI  : Acaba…dul Ági Jánosné’ye… (önündeki kâğıda bakar) … <<cadıyla evlenmeyeceğim.>> … dediniz mi?

ÖĞRETMEN: Dedim.

MAHKEME BAŞKANI  : Neden böyle bir şey söylediniz?

ÖĞRETMEN: Nasıl söyleyeyim, içimden gelen doğal acımasız hisleri durduramadım. Büyülenmiş gibiyim. İçimdeki yoğun hislerden korkuyorum. Ben…ben…

MAHKEME BAŞKANI  : Her şeyi anlatın.

ÖĞRETMEN: Bir kere bile yanına yaklaşsam, sonum gelecekmiş gibi hissediyorum. Çok ıstırap çektim. Evde ailem perişan oldu. Önümdeyse güzel bir gelecek duruyordu! Saygın ve mutlu bir aile kurabilir, temiz bir sayfa açabilirdim. Bu bana güç verdi. Onunla kurduğum en küçük bağı bile koparttım.

MAHKEME BAŞKANI  : Sanık sizin için çocuktan kurtulabileceğini söyledi mi?

ÖĞRETMEN: Bu şekilde söylemedi.

MAHKEME BAŞKANI  : Nasıl söyledi? Tanık olarak yeminli ifade verdiğinizi hatırlatırım.

ÖĞRETMEN: Şöyle söyledi: <<Doğmamış olsaydı, senin olabilirdim.>>

Jüri üyeleri ve dinleyiciler arasında kıpırdaşmalar, huzursuzluk ifadeleri ve öfkeli sesler yükselir.

MAHKEME BAŞKANI  : Sessizlik lütfen. O zamandan beri onunla görüşmediniz mi?

ÖĞRETMEN: Hayır görüşmedim, tam anlamıyla ilişkimizi bitirdim.

MAHKEME BAŞKANI  : Çocuğun ölümünden hemen önce mi?

ÖĞRETMEN: Bir hafta önce.

MAHKEME BAŞKANI  : Bu kararınızı kendisine söylediğinizde öfkelendi mi?

ÖĞRETMEN: Evet.

MAHKEME BAŞKANI  : Çok mu?

ÖĞRETMEN: Çok.

MAHKEME BAŞKANI  : Peki sizi tehdit etti mi?

Öğretmen susar.

MAHKEME BAŞKANI  : Cevap verin. Tehdit etti mi?

ÖĞRETMEN: Evet.

MAHKEME BAŞKANI  : Sizi neyle tehdit etti?

Öğretmen yine susar.

MAHKEME BAŞKANI  : Cesurca cevap verin. Neyle tehdit etti?

ÖĞRETMEN: Öldürmekle.

MAHKEME BAŞKANI  : Sizi mi?

ÖĞRETMEN: Beni.

MAHKEME BAŞKANI  : O anda çocuktan bahsetmedi mi?

ÖĞRETMEN: Hayır. İşte o zaman, <<Doğmamış olsaydı, senin olabilirdim.>> dedi

MAHKEME BAŞKANI  : Teşekkür ederim, başka sorum yok. – Sayın Saycı?

SAVCI: Bu kızı iyi tanıyor musunuz? Size duyduğu aşk yüzünden çocuğunun hayatını sona erdirebilecek birisi midir? Sadece sizinle evlenebilmek için bunu yapabilir mi?

Öğretmen susar.

CİLİ (sakin bir şekilde)  : Niçin susuyorsun? Gerçeği söyle. Yapabilirdim. Şimdi istesen yine yapabilirim. Ama…yapmadım.

SAVCI: Öğretmen Bey’i çocuğunuzdan daha çok seviyordunuz yani.

CİLİ (ayağa kalkar): Bazen…evet.

SAVCI: Çocuktan nefret ettiğiniz anlar veya günler oldu mu?

CİLİ: Öğretmen bana kötü davrandığında, o zaman…çocuğumu sevmiyordum. Öğretmen bana iyi davrandığında, işte o zaman…çocuğuma tapıyordum.

SAVCI: Gerçek şu ki, bu temiz kalpli genç adama bağlandıktan sonra günbegün bu çocuk mutluluğunuza engel oluyordu. Bunu açıkça görüyoruz. Siz de bunu kabul ediyor musunuz?

CİLİ: Kabul ediyorum. Bunu söyledim de zaten. Duymadınız mı? Niçin soruyorsunuz? Mutluluğuma engel oluyordu, ama onu ben öldürmedim.

SAVCI: Şöyle dediniz: “Öğretmen bana kötü davrandığında, o zaman çocuğumu sevmiyordum.”

CİLİ: Öyle dedim.

SAVCI: Peki, şimdiye kadar öğretmenin size karşı gösterdiği en kötü davranış neydi? Ben söyleyeyim; sizi terk etti.

CİLİ: Evet.

SAVCI: Ve o zaman çocuğunuzu gerçekten sevmemeye başladınız. Belki de nefret ediyordunuz.

Cili başını öne eğer, susar.

SAVCI: Ve bir hafta sonra çocuk öldü.

CİLİ: Evet.

SAVCI: Başka sorum yok.

MAHKEME BAŞKANI  : Avukat Bey sorunuz var mı?

AVUKAT: Yok.

MAHKEME BAŞKANI  : Öğretmen Bey, yerinize geçebilirsiniz; yalnız lütfen mahkeme salonundan ayrılmayın zira duruşmanın sonunda tanıklara yemin ettireceğiz.

Öğretmen yerine geçer.

MAHKEME BAŞKANI  : Bir sonraki, son tanık, Sayın Belediye Başkanı András Fábius.

Mübaşir, belediye başkanına tanık sandalyesine kadar eşlik eder.

MAHKEME BAŞKANI  : András Fábius, kasabamızın yerlisi, elli beş yaşında, evli, belediye başkanı.

BELEDİYE BAŞKANI   : Evet.

MAHKEME BAŞKANI  : Sayın Belediye Başkanı’nı tanık olarak savunma makamı çağırdı. Her ne kadar sizin gibi kasabamızın iftiharı, yüksek ahlaklı, asil, birinci sınıf bir yurttaşımızı bu ceza davasına dahil etmek konusunda hislerim ve düşüncem aksini söylese de, sizi tanık olarak dinlemek zorundayız. Doğal hukuka göre öldürülen çocukla inkâr edilemez bir bağın kurulmuş olduğu gerçeği, savunma makamının talebini reddetmemi mümkün kılmıyor.

BELEDİYE BAŞKANI   : Lütfen, saygıyla hizmetinizdeyim.

MAHKEME BAŞKANI  : Tanık Bey’e sadece iki soru soracağım. İlk sorum: Tutuklandığı gün olan 22 Mayıs’ta, bildiğimiz gibi, adeta evinize baskın yapıp, olay çıkartan bu kız sizde nasıl bir izlenim bıraktı? Suç işlemiş olabileceğini gösteren herhangi bir şey söyledi mi veya yaptı mı?

BELEDİYE BAŞKANI   : Doğrusunu söylemek gerekirse, ben ve eşim bu davetsiz ziyarete o kadar şaşırdık ve sinirlendik ki, herhangi bir şeye dikkat etmemiz mümkün olmadı. Ancak; hatırladığım kadarıyla benden kendisine yardım etmemi istiyordu.

MAHKEME BAŞKANI  : Kime karşı?

BELEDİYE BAŞKANI   : Jandarmalara ve öfkeli kalabalığa karşı.

MAHKEME BAŞKANI  : Siz de masum olduğunu düşünmediğiniz için kendisine hiçbir yardımda bulunmadınız.

BELEDİYE BAŞKANI   : İşlenen bir suç söz konusu olduğu için yetkililerin yürüttüğü bir işleme karışmamın yetki alanımın dışında olduğunu düşündüm.

MAHKEME BAŞKANI  : Doğru olanı yapmışsınız. –İkinci soruma geçmeden önce, çocukla aralarında doğal bir bağ olduğu için Sayın Belediye Başkanı’nın sadece tanık olarak değil, aynı zamanda mağdur olarak burada bulunduğunu ifade etmem gerekiyor. İkinci sorum: Sanığın çocuğunu öldürmüş olabileceğine ihtimal veriyor musunuz?

BELEDİYE BAŞKANI   : Gerçeğin ortaya çıkması için, bilge ve adaletli yargıçların takdirine güvenmekten başka bir bakış açısına sahip değilim, sorunuza başka türlü bir cevap vermem mümkün değil.

MAHKEME BAŞKANI  : Tanık Bey’de güçlü bir erkeğin özverisini görüyoruz. Bir baba olarak içinde yaşadığı duyguları bize göstermeme hakkı var. Bilgisiz, amaçsız, sorumsuz zavallı küçük oğlunu da gaddarca dolduruşa getirerek bu mutsuz kızın, saygın eşine yönelik olarak yarattığı gerginliklere yıllardır inanılmaz bir özveriyle sabretti. Bu gerçek karşısında, Sayın Belediye Başkanı’nın manevi olarak en üst seviyede tazmin edilmesini sağlamak isterim.

BELEDİYE BAŞKANI   : Sayın Mahkeme Başkanı’nın onur verici sözlerine gerçekten teşekkür ederim.

MAHKEME BAŞKANI  : Tanık Bey’e soracağım başka sorum yok. Savcı Bey?

SAVCI                         : Yok.

MAHKEME BAŞKANI  : Avukat Bey?

AVUKAT                      : Var.

Salonda olağan kıpırdanmalar, ilgi ifadeleri.

Fısıldaşmalar: <<İlk defa söz aldı!>>. – vb gibi.

MAHKEME BAŞKANI: Sessizlik lütfen. Buyrun, sorularınıza başlayabilirsiniz.

Avukat, yumuşak, bilge, sakin ve ciddi bir ses tonu kullanarak, sakin ve yavaş bir şekilde sorularını sorar.

AVUKAT: İleri yaşlarda bile olsa insan bir fenalık yaptığında, gözlerinin önüne aniden geçmişi belirir; çocukluk zamanlarından, suçlayıcı bir resim, uyarı içeren bir anı. Bu beliren anı, saf çocukluk yıllarında suça karşı Tanrı’ya yakarıştır. Tanık Bey yaşamında böyle bir olayla karşılaşmış mıdır?

BELEDİYE BAŞKANI: Aslını söylemek gerekirse… Bu zamana kadar böyle bir şeyi hiç düşünmemiştim.

AVUKAT: Asla mı?

BELEDİYE BAŞKANI: Asla.

Susarlar. Sessizlik.

AVUKAT: Çocukluğunuzda, zenginlik ve refah içinde yaşadığınız babanızın yanında çalışan bir arabacı; kaba birisi… Kızıl bıyıklı arabacı. İsmi neydi?

BELEDİYE BAŞKANI: Arabacı mı? Bizim…birden fazla arabacımız vardı.

AVUKAT: Kızıl bıyıklı bir arabacı.

BELEDİYE BAŞKANI: Bir saniye…biraz düşünmem lazım. Evet. Kızıl bıyıklı…evet. Böyle bir arabacımız vardı. Sanırım adı Pista’ydı.

AVUKAT: Uzun zamandır bu insanı düşünmediniz mi hiç?

BELEDİYE BAŞKANI: Oh… Uzun zamandır düşünmemiştim.

Susarlar. Sessizlik.

AVUKAT: Çocuğu var mıydı?

BELEDİYE BAŞKANI: Tam olarak…hatırlamıyorum. Ancak bir saniye…kusura bakmayın…sanırım bir oğlu vardı.

AVUKAT: Bu küçük oğlan kaç yaşındaydı?

BELEDİYE BAŞKANI: Kim? Ha, arabacının oğlu mu? Çok küçüktü…küçük bir oğlandı.

AVUKAT: Uzun zamandır bu çocukluk anınız hatırlamadınız mı?

BELEDİYE BAŞKANI: Evet…uzun zamandır hatırlamadım.

AVUKAT: Çok uzun zamandır mı aklınıza gelmedi?

BELEDİYE BAŞKANI: Çok uzun zamandır aklıma gelmedi.

Susarlar. Sessizlik.

AVUKAT: Şimdilik bu konuyu geçelim ve devam edelim. Tanrı, bazen, çok nadiren vicdanımızın, suçlarımızın aracı olan bedenimize karşı çıkmasını buyurmuştur. İnsan bir kötülük yaptığında, suç işlememesi için vicdanı bedenini zapteder. Kalbini öyle feci bir şekilde zapteder ki, kalp atışları hızlanır ve kalbi kafesteki kuş gibi çırpınır; ciğerlerini sıkıştıracak ve nefesini kesecek kadar zapteder. Nefesini keser. Hiç böyle bir şey yaşadınız mı?

BELEDİYE BAŞKANI: Hayır.

AVUKAT: Asla mı?

BELEDİYE BAŞKANI: Asla.

MAHKEME BAŞKANI (saygılı bir şekilde): Kusura bakmayın, ama açıkçası Sayın Avukat’ın bu sorularla nereye ulaşmaya çalıştığını anlamıyorum.

BELEDİYE BAŞKANI: Ben de anlamıyorum. Benim vicdanımla…babamın arabacısının arasında ne gibi bir ilişki kurduğunu bilmiyorum…ve bunlar söz konusu suçla nasıl ilişkilendirilebilir? Kusura bakmayın, ama bilmiyorum.

AVUKAT: Ben biliyorum. (kısa bir sessizlikten sonra) Devam edelim. (yumuşak ve yavaş bir şekilde) Bu yıl ilkbaharda, anayolun on beşinci kilometresinden yirmi beşinci kilometresine kadar olan kısmında yol çalışması yaptınız. Bu çalışmadan, sizin başkanlığınızda kasabanın belediye meclisi sorumluydu.

BELEDİYE BAŞKANI: Evet.

AVUKAT: Bu nedenle; on kilometre boyunca yolun kenarına…taşlar yığılmıştı.

BELEDİYE BAŞKANI: Evet.

Büyük bir sessizlik.

AVUKAT: Bu yığınlardaki taşlar ne büyüklükteydi?

BELEDİYE BAŞKANI: Kusura bakmayın, ama gerçekten absürt bir soru bu. Ben nereden bileyim…

AVUKAT: Taşlar sivri köşeli mi?

BELEDİYE BAŞKANI: Yol yapımı…taş yığınları…taşlar! Lütfen, benden ne istiyorsunuz?

MAHKEME BAŞKANI: Sorduğu soruların tam anlamıyla anlaşılmaz olduğu konusunda Avukat Bey’i uyarmak zorundayım. Biz, burada, Küçük Cecilia’nın öldürülen çocuğunun davasında yargılama yapıyoruz.

AVUKAT: Uyarınız karşısında saygıyla eğiliyorum. Yeni bir sorum var ve tanığın cevaplamasını rica ediyorum. Tanık Bey’in şu husustaki düşüncesini merak ediyorum: küçük bir çocuğa bu kadar çok kızılır mı? Bu soruma cevap vermeden önce bunun suç olmadığını belirtmek isterim. Yalvarıyorum…inanın…tatlı kardeşim…bir sinirlerine hakim olamayan iyi insanlar vardır, bir de gerçekten kötü çocuklar.

BELEDİYE BAŞKANI: Benim… Cecilia’nın kalbinden geçeni bilmem mümkün değil.

AVUKAT: Şuanda, Cecilia’nın kalbinden değil, sizinkinden bahsediyoruz.

BELEDİYE BAŞKANI: O zaman… (çökerek) o zaman, şimdi, itiraz ediyorum. Bu soruyu anlamıyorum bile…fakat bu sorunun altında gizli bir amacın olduğunu hissediyorum… Bu nedenle, Sayın Mahkeme Başkanı’ndan koruma talep ediyorum.

MAHKEME BAŞKANI: Avukat Bey’in Tanık Bey’e sanki sanıkmış gibi sorular sorduğunu belirtmem lazım. Buna izin veremem.

AVUKAT (Sakin bir şekilde): Tanık Bey’e küçük bir çocuğa bu kadar çok kızılıp kızılamayacağını sordum ve soruma cevap alamadım.

BELEDİYE BAŞKANI: Küçük bir çocuğa asla… Neden şimdi ben…küçük çocuğa… Hayatım boyunca asla…küçük bir çocuğu…

MAHKEME BAŞKANI: Bu tür bir soru sorulmasına izin veremem. Lütfen, Tanık Bey, cevaplamayınız. – Bunu sormaya hakkı var, ama bu şekilde değil!

AVUKAT: Kasabanın çevresini iyi bilirsiniz. Hársasdomb’un aşağısında tali yoldan giderken…orada pek çok yabangülü var.

BELEDİYE BAŞKANI: Evet.

AVUKAT: Bundan başka soru sormayacağım… (gerçekten sıcak ve umutlu bir ifadeyle) …Tatlı kardeşim… Bu konuda söyleyebileceğiniz bir şey var mı? Varsa, yalvarırım söyleyin. Yalvarırım.

BELEDİYE BAŞKANI: Söyleyebileceğim bir şey…yok.

Avukat üzgün bir şekilde başını öne eğer. Susar. Sessizlik.

AVUKAT: O zaman şunu sorayım, dikkatli dinleyin… Orada, çok sayıda yabangülü çalısı var, dokuz…yoksa daha mı az?

Belediye başkanı son derece endişelidir. Yapmacık bir gülümsemeyle cevaplamaya çalışır.

BELEDİYE BAŞKANI: Bu nasıl bir soru? Bizimle alay ettiğinizi düşünmeye başladım. (mahkeme başkanına) Böyle bir soru konumuzla ilgili midir?

MAHKEME BAŞKANI: Bu zamana kadar kilisenin güvenini kazanmış olan üst düzey bir hukukçunun görüşlerine karşı sabır gösterdim ve şimdi Avukat Bey’in son sorusuyla neyi amaçladığını söylemesini bekliyorum.

AVUKAT (sakin bir şekilde): Hiçbir şey amaçlamıyorum. Yabangülünü severim. Nefis, nadide, sade, sessiz bir çiçektir.

MAHKEME BAŞKANI: Avukat Bey, bizimle dalga geçmeyin. Biz, nezih küçük bir kasaba mahkemesiyiz, ama büyükşehirden gelen bir hukukçunun bizimle alay etmesine izin veremeyiz. İki gündür burada oturuyor, dinliyor ve alaycı gülümsemeyle…

AVUKAT: Gülümsememin nedeni alay değil, üzüntü.

MAHKEME BAŞKANI: Şimdi, sizi son kez uyarıyorum; duruşmada görüşülen suçla yakından ilgili açık ve net sorular sorun.

AVUKAT: O zaman Tanık Bey şu soruma cevap versin: bugün gerçekleşen yargılama sonucunda alınacak kararın, hizmetçi Cecilia’nın herşeyiyle, hem annelik şerefi hem de bu dünyadaki yaşamı ile ilgili olduğunun farkında değil mi? Bunu biliyor musunuz?

BELEDİYE BAŞKANI: Biliyorum.

AVUKAT: Ve Tanrı huzurunda bu dünyada sahip olduğu herşeyi alanların Tanrı’ya hesap vereceğini biliyor musunuz? Ve kimsenin işlediği suçu başkasına ödetmeye hakkı olmadığını biliyor musunuz?

MAHKEME BAŞKANI: Artık devam etmenize izin veremem! Herşeyin bir sınırı var! Neden Sayın Belediye Başkanı’nın çocuğu öldürdüğünü söylemiyorsunuz?

AVUKAT (sakin bir şekilde): Çünkü ispatlayamam.

MAHKEME BAŞKANI: Kasabamızın saygın ve birinci sınıf yurttaşına karşı kullandığınız üsluba dikkat edin.

AVUKAT: Bir dakika bile konudan sapmadığımı düşünüyor ve biliyorum.

MAHKEME BAŞKANI: Cevap vermeyin.

AVUKAT: Yükümlülüğümü yerine getirmeye çalışıyorum.

MAHKEME BAŞKANI (endişeli bir sesle): Avukat Bey’in tanığa sorularını yöneltmesi için verilen süre dolmuştur.

Büyük bir sessizlik. Avukat başını öne eğer.

MAHKEME BAŞKANI: Başka tanık yok. Delillerin sunulması işlemini bitirdik. Bundan sonra iddia ve son savunma var.

BELEDİYE BAŞKANI (yıkılmış): Gidebilir miyim?

MAHKEME BAŞKANI: Evet.

Belediye Başkanı, Mahkeme Başkanı’nın önünde eğilir ve tamamen yıkılmış bir haldedir, fakat kendisine hâkim olmaya çalışarak yavaşça gider. Mahkeme Başkanı, o gidene kadar bekler.

MAHKEME BAŞKANI   : Sözü Sayın Savcı’ya veriyorum.

Savcı, ayağa kalkar, belgelerini düzenler ve monoton bir sesle konuşmaya başlar.

SAVCI: Yüce Mahkeme, yeminli baylar! Sayın Mahkeme Başkanı’nın başarılı yönetimiyle iki gün süren kanıtların sunulması işleminde, Hizmetçi Cecilia’nın çocuğu öldürdüğü kanaatindeyiz. Olaylar… (Konuşmaya devam eder.)

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *


× bir = 9